Atatürk www.turkishvision.com
Home | Kontakt | Anmelden EnglishEnglish | TürkçeTürkçe | DeutschDeutsch
Home
Schreiben Sie Ihre Meinung hier >>>
Blogs
Aktuell
Anmelden
Registrierung
Passwort anfordern
Seite empfehlen
Kontakt
Email
Über uns
Suche
Thursday, 14. December 2017
Aktuell

04.06.2008 1687
Dünyanın en etkili 100 isminden biri

Prof. Dr. Mehmet Öz
Hande Atay Alam / CNN TÜRK / Washington D.C.

Time dergisi tarafından 2008 yılında dünyanın en etkili 100 ismi arasına seçilen Doktor Mehmet Öz, A'dan Z'ye merak ettiğiniz her şeyi CNN TÜRK'ten Hande Atay Alam'a anlattı.

Harvard Üniversitesi mezunu... Bir kalp damar cerrahı... ABD'de pek çok televizyon programına katıldı... Columbia Üniversitesi'nde profesör olarak görev yapıyor... Çok sayıda tıbbi konuda uzmanlığı var... "Yılın Doktoru", "Milenyum'un İyileştiricisi", "Yarının Küresel Lideri", "Yılın Türk-Amerikalısı" gibi çok sayıda unvana sahip... Robert E. Gross Araştırma Bursu kazandı...

Columbia Üniversitesi Doktorlar ve Cerrahlar Fakültesi’nin "Blake More Research Ödülü"ne layık görüldü... "For Healing from the Heart" kitabı ile "Books for a Better America Award" ödülünü kazandı... Birçok profesyonel dernek ve kuruluşa üye...

Kendisi gibi doktor olan Lisa Öz ile evli... Ayrıca 4 çocuk babası... Oprah Winfrey'le birlikte program yapıyor.. En son olarak da Time dergisinin 2008 yılındaki dünyanın en etkili 100 ismi arasına girdi...

ABD'de yaşayan ve başarılarıyla adından sıkça söz ettiren Mehmet Öz, CNN TÜRK'ten Hande Atay Alam'a merak edilenleri anlattı.

Öncelikle sizi çok tebrik etmek istiyoruz, Time dergisinin 2008 yılındaki dünyanın en etkili 100 ismi arasına girdiniz…

Aslında ben bunu duyduğumda çok şaşırdım. Ameliyathaneden yeni çıkmıştım. Uluslararası bir ödül olduğu için birçok kişi katıldı. Onlarla tanışmaktan çok mutluluk duydum.

Mutlu oldum ama aslında iyileşmiş hastamın takdiri benim için çok daha önemli. Bütün bu ödüller güzel ve tabi çok da mutlu oluyorum ama bence hastayı iyileştirmekten daha büyük bir zevk yok bu dünyada.

Bu listede Amerikan başkanlığı için yarışan Barack Obama, Hillary Clinton veya Dalai Lama gibi isimler de var, listedeki diğer isimleri görünce nasıl hissettiniz?

Aslında birçoğunu tanıyorum ben…

Öyle mi, çoğunu tanıyor musunuz?

Evet tanıyorum. Uluslararası bir ödül olduğu için dünyanın her yanından katılan insanlar oldu. Dalai Lama ile yaşlanma üzerine bir konferansta beraberdik. Hillary Clinton’in eşi ameliyat olmak için buradaydı.

John McCain’i de çok iyi tanıyorum. Hepsi törene katıldı. Birçok artist de vardı, müzik dünyasından, bilim dünyasından, edebiyat dünyasından birçok kişi vardı. Çok güzel bir tören oldu aslında.

Bazen bunlar sıkıcı olabiliyor ama bayağı neşeli zevkli bir akşamdı. Ancak bu ödülleri elde etmek için yaşanmaz. Çünkü ödüller geliyor, gidiyor. Hayatta çok daha önemli şeyler var. Kimse sürekli bu ödüller uğruna çalışmaz.

Siz senelerdir bu ameliyatları yapıyorsunuz, hala bir hayat kurtardığınızda aynı duyguları aynı heyecanı hissediyor musunuz?

Hem aynı heyecanı hissediyorum hem de hasta kaybettiğimde aynı ağırlığı hissediyorum. Kalbi, bu kuvvetli adeleyi eline aldığın zaman hakikaten Allah'ın ne olduğunu anlıyorsun. O kadar enerji dolu muhteşem bir şey ki insanın kalbi. Ondan hiçbir zaman sıkılmam. Sıkılmak imkansız bence…

Dinine bağlı olan, dua eden hastaların iyileşmesinin çok daha çabuk olduğu gerçekten doğru mu?

Aslında biz bu konu üzerinde araştırma yaptık. Sırf dini kabul edenler değil kendi istikbalini iyi gören insanlar da daha iyi ve daha hızlı yaşıyorlar. Niye, çünkü hayatlarında her zaman bir amaçları var.

Kendinden başka bir amaç lazım hayatta. Kendi isteklerinin dışında kalbi çalıştırmak için maksatlar gerekiyor. Dindar insanlar zaten bunu baştan kabul ediyorlar ama dindar olman şart değil.

Başka neler yapabilir insanlar?

Sevdiğin insanlar, çocukların, işin, memleketin bütün bunlar çok önemli… Bunlara tutunabilirsiniz. Aşık olduğun, bu aşkın peşinde koştuğun zaman hastalığa zaman kalmıyor.

Bazı hastalarım ofise geliyor ve yaşasam da yaşamasam da benim için farketmez diyorlar. Ben böyle diyen bir hastayı kesinlikle ameliyat etmiyorum.

Ama çok riskli hasta olsa da "Benim çocuğum var","Çocuğum sakat ona bakmam lazım, onu korumam lazım", "Benim yaşamam lazım" derse o zaman hiç çekinmeden ameliyat ediyorum.

Çünkü eminim ki hastayı kaybetsem bile en iyi şansı vermiş oluyorum ona.

Bence bir doktorun, bir hekimin en büyük rolü hastalarını bu konuda ikna etmek. Yani bir spor salonuna girdiğinde nasıl kendini diri tutman gerekiyorsa aynı şekilde ameliyata girmek için de kendini kanıtlaman lazım.

Aşık olmayan biri, aşkı hiç tatmamış, ya da aşkta karşılığı bulamayan birinin de iyileşmesi gerçekten çok mu zor?

Aslında kalbi kırabilirsin.

Yani bu gerçekten var?

Evet gerçekten var. Beyindeki dopamin çok önemli bir hormon… Esrarkeş olan insanlar bu ilaçları aldıkları zaman beyindeki dopamin miktarı fazlalaşıyor... Bu dopamin hormonu aynı şekilde aşık olduğumuz zamanda artıyor.

Onun için aşık olduğunuz insan sizden ayrıldığı zaman bu dopimin miktarı birden düştüğü için kendinizi çok halsiz hissedersiniz, hakikaten hastalık yaratır bu…

Peki kalbe fiziksel olarak nasıl bir etkisi oluyor?

İki şey oluyor, evvela kalp hızlı çalışmaya başlıyor ama atış miktarı azalıyor. Onun için güzel, sert, hızlı, kuvvetli atış yapan bir kalp tamamen tersini yapar, gevşek kalır. Arter basıncı düşer. Bunun çalışmasını birkaç büyük merkez yaptı. Hakikaten bunu buluyoruz. Kalbi incittiğin zaman birden kalp durabiliyor.

Bu niye oluyor? Eğer rahatlatamazsan bir yerden sonra kalbi fazla çalıştırıyorsun, kalp birden duruyor ve sizden vazgeçiyor.

Peki sağlıklı yaşamanın sırlarını nelerdir?

Sağlıklı yaşamak için birkaç mühim şey var. Bazı ülkelere baktığımız zaman mesela 100 yaşına kadar yaşayan insanlar var. Onların neler yaptıklarını ölçtüğümüz zaman birinci yaptıkları şey adım atmak, yürümek…

Gördüğünüz gibi adım atan, adımları tutan bir cihaz var kemerimde, bunlar çok ucuz… Niye kullanıyorum bunları, çünkü kaç adım attığımı ölçebiliyorum. Günde 10 bin adım atman şart.

Ortalama bir Türk 3 ile 5 bin adım atıyor. Daha fazla hareket ederseniz hem kalori sarfedersiniz, kilo almazsınız hem de adelelerinizi çalıştırırsınız. Düşünün ki bir adale yağa nazaran elli misli daha fazla kalori yakıyor. Onun için adale varsa vücudunuz yağlanmaz. Aynı şekilde insanlar spor yaparak kilo kaybetmelerini kolaylaştırırlar.

İkincisi esnek olmak için yoga. Ben her sabah kalktığım zaman yogamı yapıyorum. Birde onunla beraber 100 tane şınav çekiyorum. Ve bu benim sabahki spor programım. Akşamları koşuyorum.

Yani günde 2 kere spor yapıyorsunuz, bir sabah bir akşam?

Sabah sporu daha çok uyanmak için… 7 dakika sürüyor, daha fazla değil. Herkesin yapabileceği şey, bir de şınavlarım var o kadar. Başka hiçbir şey yapmıyorum. Bir haftanın dört gününde ilave olarak işten geldiğim zaman yarım saat 45 dakika spor yapıyorum.

Evin içinde mi yoksa dışarıda mı koşmayı tercih ediyorsunuz?

Hava güzelse dışarıda değilse evde koşuyorum. Bir de barfiks yapıyorum ve mekik çekiyorum. Çok da basit bir program…

İlave bir şey yapmak istemiyorum çünkü vakit kaybetmek istemiyorum. Eğer yarım saat vaktim varsa yarım saat spor yapmak istiyorum. Kendi vücudumu bir halter cihazı olarak kabul ediyorum. Yani şınav, barfiks, bütün bunlar için kendi vücudumu kullanıyorum. Ki ilave olarak ağırlık taşımak gerekmiyor yanımda. Daha da büyük olmak istemiyorum zaten.

Spor dışında sağlık için neler yapılmalı. Mesela yemek konusu… Yemek Türkler için çok önemli, bir kültür. Türk insanlarına yemek açısından ne gibi tavsiyelerde bulunabilirsiniz?

Evet bazı ülkelerde yemek o kadar önemli değil ama Türkiye'de gerçekten yemek bir kültürdür. Aslında Türkiye çok şanslı bir ülke, çünkü bizde bulunan meyveler sebzeler hem lezzetli oluyor hem de diğer ülkelere nazaran ucuz aslında.

Bu kadar zengin bir ülkede yaşıyoruz. Bu meyve sebzenin ne kadar mühim olduğunu bilerek bunları kullanmamamız çok büyük bir hata. Yazık aslında. Onun içinde sağlıklı gıdalar için birkaç şey çok mühim…

Birincisi topraktan çıktığı zaman bu yemekler aynı şekilde ağzınıza girmeli. Yani meyve sebze, diğer buna benzer hakiki yemekler mühim bizim için… Kaloriyi saymayın. Eğer perhiz yapacaksanız yediğinizin miktarını saymayın, besin miktarını sayın. Çünkü beyin besin ölçüyor, kalori değil.

Onun için beyaz ekmek veya şeker yerseniz içinde besin olmadığı için beyin bunları kabul etmez. İlave olarak daha çok besin dolması için yemek ister.

Türkiye'nin ekonomik durumunu düşündüğünüz zaman, ekmek, makarna, pilav sürekli yenen şeyler. İnsanlar bunu nasıl dengeleyebilirler?

Bunları dengelemek için bunları yeme demek istemiyorum. Yalnız yemek için mühim olan şeyleri size özetleyeyim. Onları yedikten sonra eğer iştahınız varsa diğerlerinden de yiyebilirsiniz.

Örnek olarak balık çok mühim, ceviz mühim. İkisinin içinde de omega 3 yağı var. Meyvelerin ve sebzelerin içinde önemli olan vitaminlar var. A, B, C, D, E... Bütün vitaminler var.

Onun için hakiki yemekleri yerseniz eğer iştahınız kalmışsa, diğerlerini de yiyebilirsiniz fakat beyaz ekmek, beyaz şeker, bunun gibi beyaz yemeklerin hiç bir yararı yok sağlınız için…

Alacaksanız az miktarda alın. Onun dışında yemeklerinize salatayla başlayın, içine sirke zeytinyağı katın. Bunların hepsi sağlıklı, istediğiniz kadar yiyebilirsiniz...

Biraz da beyaz peynir, biber, domates. Domatesin içinde likopen diye bir madde var, hem bağışıklık sisteminizi kuvvetlendirir hem de sizi güneşe karşı korur.

Beyaz pilavın yerine daha lifli pilavlar varsa daha faydalı sizin için, bağırsaklarınız için… Ana yemeklerde az miktar et, çok değil, biraz balık biraz sebze…

Siz kırmızı eti de hiç tavsiye etmiyorsunuz değil mi? Bir de hep beyaz et ile kırmızı etin arasında çok da fark olmadığını söylüyorsunuz?

Beyaz ve kırmızı etin arasındaki fark çok az… Bir de tabi çevresel nedenlerle bizim için et yemek hiç iyi değil. Hayvanları büyütmek için su harcıyoruz, benzin harcıyoruz, yemek veriyoruz bu hayvanlara o yüzden genel olarak insanlar için pek faydalı bir şey değil.

Peki ya tatlılar?

Bence tatlıların hiçbir rolleri yok! Çünkü biyolojik yönden maksatsız ve mantıksız bir hareket, çünkü tatlı yediğiniz zaman yemeklerin sonunda vücuttaki insülin miktarını fazlalaştırıyorsunuz.

Bu hormonun vazifesi yağ toplamak, onun için yemekten sonra şeker yediğin zaman insülin fazlalaşıyor ve bütün yediğin yemekleri yağ olarak vücuda yapıştırıyorsunuz ve vücutta kalıyor tabi…

Yani sizin evinize hiç baklava girmiyor mü?

Evet hiç baklava yok. Ama baklavaya karşı bir şeyim yok. Babamın en çok sevdiği şey baklavadır. Bende baklavayı çok seviyorum. Baklavanın içinde sağlıklı ceviz ve yağlar var. İyi yağlardan var. Ama baklava yiyeceksen yarım parça ye, ve günde 3 kere değil. Bir kez ye. O sizin için bir ödül olsun günün sonunda.

"Diet smart", yanı hep akıllı diyetten bahsediyorsunuz. Pazartesi diyete başlayacağım, 3 günlük ya da 7 günlük derken hep bir diyetle yaşıyor insanlar. Nasıl bir diyetle yaşamalı? Neler tavsiye edersiniz?

Aslında diyet bir koşu yarışı değil bir marotondur, onun için hayat boyu yapabileceğin bir diyet olmalı. Onun için vücudun biyolojisinin bu perhizi kabul etmesi gerekiyor.

Örnek olarak hiç kimse bir hafta içerisinde en fazla 2 kilodan fazla kaybedemez. Ondan fazla kaybetmişse vücut su kaybetmiştir ya da adale kaybediyordur ki bu iyi bir şey değil.

O zaman en sağlıklısı haftada 1 kilo mu diyorsunuz?

Haftada bir kilo kaybedersin, senede 50 kilo… Büyük bir miktar bu… O bile zor olacaktır ama önemli değil, en azından o maksatla başlayın. Yağ biyolojisini anlayabilirsen o zaman rahatlıkla gençlikte olduğunuz kiloya dönebilirsiniz.

Aslında bu benim için çok ilginç bir konu. Şişman insanlar zayıf insanları şanslı olarak kabul ediyorlar, zayıf insanlarda şişman insanları tembel olarak kabul ediyorlar. Ama hiçbiri doğru değil. Zayıf insanlar hayatlarında bazı hareketlere uymaya başlamışlar ki hiç uğraşmadan hiç düşünmeden kilolarını düşük tutabiliyorlar.

Birincisi öncelikle kendi biyolojilerini anlıyorlar. Mide sancıları yapan bir hormon var. Bu hormonun ismi renin. Renin miktarını düşürmek için yemek yemek lazım. Ama yemek yerken ancak 30 dakika sonra renin miktarı düşmeye başlar.

30 dakikanın içinde 3 öğün yemek yersiniz. Onun için sofradan kalktığınız zaman diyorsunuz ki, 'Ne kadar çok yedim ben, amma çok yedim.'

Daha mantıklı bir yol var. Yemekten yarım saat önce bir avuç ceviz alın veya badem, beyaz fındık farketmez.. Meyve de olabilir… Bunları yediğiniz zaman bu renin hormonu hemen düşmeye başlıyor. Yarım saat sonra sofraya oturduğun zaman iştahın kesilmiş oluyor.

Zaten çok yemeğe yer kalmıyor midede...

Aslında yemek için yer var ama hormon miktarı düşüyor. Çünkü sen ancak bir avuç yedin değil mi? Bir avucun içinde yüz tane kalori var belki, daha fazla değil.

Normal olarak bir yemekte 500 kalori yersiniz. Ama oturduğunuz zaman kendinizi tok hissederseniz yediğiniz miktarda az olacaktır. Hakikaten 500 kalori yersiniz, bin kalori değil, ama yine kendinizi rahat hissedeceksiniz. Bu gibi teknikler çok mühim…

Genç kalmak için ne yapmamız gerekiyor? Son senelerde insanlar çareleri botoks gibi farklı yöntemlere başvuruyorlar. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Şimdi genç kalmak için tabi dış görünüş mühim bir şey. Genç gözüken insanlar daha fazla para kazanıyorlar, kendilerini daha iyi hissediyorlar ve hayatlarından daha memnun kalıyorlar.

Onun için ben sizi hiç kandırmak istemiyorum, bu çok mühim bir şey. Ama genç kalmak isteyen bir insan sırf dış görünüşünü düşünemez. Onun için hem içten iyi gözükecek, hem dıştan iyi gözükecek…

İç kısmı genç tutmak için hayattaki amaçlarınızın ne olduğunu anlamanız gerekiyor. Onların ne olduğunu hakikaten düşünmelisinz. Aynı zamanda diğer insanların menfaatlerini düşünmezsen hiçbir zaman rahat yaşayamazsın.

Dalai Lama ile beraber bir kongre yaptık ve ona çok basit bir soru sordum: "Genç kalmak için ne yapmak lazım hayatta?"

Dalai Lama, "Bizim memleketimizde bir tabir var: 'İyi olmayan bir insan erken ölsün' dedi. Şaşırdım. Dalai Lama’dan böyle bir laf hiç beklemiyordum.

“Neden, biraz sert bir tabir gibi geliyor bana” dedim.

Dalai Lama ”Aslında biz bunları menfaatleri düşünerek söylüyoruz. Çünkü iyi olmayan bir insan etrafında kötülük topluyor, biriktiriyor. Bizim inançlarımıza göre bu insanlar öldükten sonra da aynı kötülükleri taşıyacaklardır. Onun için, bunu bir an evvel durdursun, bir dahaki hayatında belki daha iyi bir insan olur” dedi ve şöyle devam etti.

"İyi insanlar da var. Onlar daha uzun yaşasınlar ki daha iyi şeyler yapsınlar hayatlarında."

O yüzden uzun yaşayacaksanız amaçlarınızın olması gerekiyor ki uzun yaşamanın bir anlamı olsun.

Bence Türkiye'de bu yöntemler çok fazla kullanılıyor. Botox, ameliyatlar ve diğer kullanılan teknikler hem gereğinden fazla, hem de sağlıklı değil. Bazı insanlar hiçbir zaman kendilerinden mutlu olmazlar çünkü içlerinde mutlu değillerdir. O yüzden önce iç kısımlarını tedavi et, spora başlat ki vücudunda güzel görünsün, ondan sonra kozmetik ve cerrahi yöntemleri düşünmeye başla. Eğer vücuduna bakmışsan, gıdanı düzeltmişsen plastik cerrahi mantıksız bir şey değil.

Yani yine yapılabilir diyorsunuz?

Bazı insanlar için çok faydalı ama ancak en son çare…

Siz hep stresin yaşlanmayla bağlantısından bahsediyorsunuz.

İnsan stresi hissettiği zaman hücredeki kromozomlar yavaşça çürümeye başlıyor ve bu kromozomlar kendini yenilemekte zorluk çekiyor.

Kemiklerin içinde kök hücreler var. Bu kök hücreler kalbinizi, akciğerinizi, karaciğerinizi hepsini yeniliyor. Bunların yenilenebilmesi için kromozomların sağlıklı olması gerekiyor. Stresten dolayı kromozomlar sağlıksız olduğu zaman kendini yeniliyemiyorsun ve yaşlanmaya başlıyorsun.

Peki bu stresi nasıl azaltabiliriz?

Birincisi derin nefes almayı öğrenmek lazım. Birçok insan derin nefesi nasıl alacağını bilmiyor. Derin nefes alırken akciğerin altında olan adaleyi kullanmanız lazım. Bu adalenin ismi diyafram. Diyaframı kullanırken, nefes alırken karnı dışarı doğru çıkartmanız lazım. Nefes bırakırken de tamamen o havayı dışarı bırakmalısınız.

Bu gibi derin nefesler yoga, hatta Doğu'da kullanılan birçok tedavide sık sık kullanılan teknikler. Mesela trafikte araç kullanıyorsunuz ya da toplantıda karşınızda oturan insan sizi çok sinirlendiriyor. Bu gibi streslerle karşılaştığınız zaman yavaş yavaş derin nefes almaya başlamalısınız. Bundan kimsenin haberi de olmaz.

Bu nefes hareketini ne kadar yapmak lazım?

Bir defa bile yeter ama 10 kere nefes alabilirsen farkını görürsün.

Peki biz sizin hayatınıza baktığımızda, bu kadar televizyon programı, radyo programı, kitaplar, Oprah… Siz böyle yoğun bir tempoda nasıl stressiz yaşayabiliyorsunuz?

Aslında hayatım yoğun. Stres her zaman hayatımızda yer alıyor. Benim için önemli olan konu zaman değil enerji. Zaman zaten kısıtlı hayatta. Benim yaptığım şeyler bana enerji verirse o zaman kendimi yormadan istediğim kadar iş yapabilirim.

O yüzden sabah 6'da kalkıyorum. Bütün günüm akşam 11’e kadar dolu. Ama yaptığım hareketlerin birçoğu bana enerji verir. Bu ropörtajlar mesela… insanları eğitmek benim için çok büyük bir zevk.

Peki ya yapmak istemediğiniz şeyler olduğunda ne yapıyorsunuz?

Tabi yapmak istemediğim şeylerde oluyor. Böyle durumlarda kendime ödül veriyorum. Mesela 'Bunu bir daha yapmayacağım' diyorum kendi kendime ya da bunu yaparsam başka şeyler için kendime hak tanıyorum. Sürekli bunu yapmayacağım, bunu sadece 1 saat yapacağım diğer saatte de kitap yazacağım ya da yeni bir şey öğreteceğim kendime diyorum.

Sizi Oprah'ın programıyla daha da çok seyretmeye başladık, Oprah hayatınızı nasıl değiştirdi?

Oprah, Amerika'nın en çok sevilen insanlarından biri. Onun platformunu kullanarak halkı eğitmek benim için çok büyük bir onur oldu. Çok hakiki bir insan.

Ben Oprah’ı gerçekten çok korumak istiyorum. Onun kurduğu bu platform eşsiz bir platform. Sağlık konularında bu çok mühim. Çünkü herkes sağdan soldan laf dinliyor. İşte hep duyuyoruz, “Annem bunu diyor, gazete şunu yazmış…” diyen çok insan var. Hakikaten vücudumuz için bazı şeyler çok mühim. Bunları öğretmek zor değil. O yüzden yazdığım kitaplar da hep bunlar üzerine: İnsanlara basit şekilde mühim şeyleri öğretebilmek.

Duyduğumuz kadarıyla Türkiye'de Oprah ile bir program çekecektiniz, ne zaman gerçekleşecek bu proje?

Aslında bizim Oprah ile beraber yapacağımız bir dünya seyahat programımız var. Tek bir program değil, birkaç dizi birden yapmak istiyoruz. Bu yaz bu projeleri gerçekleştirmek için vaktimiz kalmadı ama inşallah gelecek yaza bu projeyi gerçekleştirmeyi düşünüyoruz. Tabi Türkiye'ye de gideceğiz.

Türkiye'de nerelere gitmek istiyorsunuz?

İstanbul... Orada Mısır çarşısı, Kapalıçarsı… Müzeleri falan da gezeceğiz tabi ama halkı eğitmek için çarşıları gezmek istiyorum çünkü orada gıda var. Onları göstermek istiyorum.

Sivas’da sedef hastalığını tedavi eden balıklar var. O balıkları göstermek istiyorum. Oprah’a güney sahillerini de göstermek istiyorum. Bir de tabi güney sahillerindeki eşsiz meyvelerimizi, sebzelerimizi...

Bize bu yoğun temponuzun arasında zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz Doktor Öz.

Ben teşekkür ederim.

Kaynak: www.cnnturk.com ... »

04.06.2008 1686
Türkiye'nin attığı 'barış' tohumu tuttu

B. Esad
Suriye ve İsrail arasında Türkiye'nin arabuluculuğunda görüşmelerde bir sonraki aşamaya gelindi. Esad "ABD başta olmak üzere uluslararası alanda desteğe ihtiyacımız var" diyerek 'yola devam' sinyali verdi...

İsrail ile Suriye arasında 1967'deki savaşın ardından kalıcı barış için umut olacak görüşmeler geçen ay Türkiye'nin öncülüğünde başladı. Tarafların Türk arabulucular vasıtasıyla dolaylı olarak sürdürdüğü görüşmelerde bir sonraki aşama yüzyüze müzakere süreci. Müzakerelerde masaya yatırılacak konular üzerinde anlaşmaya varıldığının açıklanması da Türkiye'nin arabuluculuk çalışmaları konusundaki başarısının tescili oldu.

"YÜZYÜZE GÖRÜŞME 2009'DA

Suriye Devlet Başkanı Başar Esad Birleşik Arap Emirlikleri ziyaretinde bir haber ajansına verdiği demeçte "2009 yılında başlayacak bir sonraki aşamada özellikle İsrail ile sıkı ilişkileri bulunan ve süper güç olan ABD başta olmak üzere uluslararası desteğe ihtiyaç var" dedi. Bu sözler politik çevreler tarafından süreçte Türkiye'nin üstlendiği rolün başarıyla tamamlandığı şeklinde yorumlanıyor. Financial Times gazetesi de dün "İki düşmanın savaş yerine barışı konuşabilmelerinde Türkiye'nin girişimi çok önemlidir"değerlendirmesinde bulundu.

Kaynak: www.sabah.com.tr ... »

04.06.2008 1685
Kerkük’te U dönüşü

Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner, geçen pazar günü Selahaddin kentinde Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesud Barzani ile düzenlediği ortak basın toplantısında.
Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Başbakanı Neçirvan Barzani, Kerkük’ü Kürt bölgesine katmak için öne sürdükleri referandum koşulundan vazgeçtiklerini ve kentte iktidar paylaşımına hazır olduklarını açıkladı

Kuzey Irak’taki Bölgesel Kürt Yönetimi Başbakanı Neçirvan Barzani, Kerkük konusunda şimdiye kadar izlenen Kürt politikasından önemli ölçüde farklı bir yaklaşımı dile getirerek kentin kaderinin referandumla belirlenmesinin şart olmadığını, başka çözümler de olabileceğini söyledi. Barzani, Kerkük’te iktidarı Araplarla paylaşabileceklerini belirtti, ancak kentin öteki büyük etnik grubu olan Türkmenlerden söz etmedi.

Neçirvan Barzani, dün Dubai’de Reuters’a yaptığı açıklamada, bölgesel yönetimin Kerkük’ün statüsü konusunda çözüm istediğini, ancak bu çözümün ille de referandum yoluyla bulunmasının gerekmediğini ifade etti. Kürt Başbakanı Barzani, “Kürtler olarak Kerkük’te iktidar paylaşımına hazırız. Bir çözüm istiyoruz. Referandum olması gerekmiyor. Durum karmaşık olduğu için BM’den teknik olarak müdahil olmasını istedik” diye konuştu.

Bölgesel yönetimin parlamentosu, geçen aralıkta BM’ye sorunun çözümüyle ilgili öneriler sunabilmesine zaman tanımak için referandumun 6 ay ertelenmesine karar vermişti. Bölgesel Kürt Yönetimi, parlamentonun bu kararından önce Kerkük referandumunun Irak Anayasası’nın 140. maddesine atfen 2007’nin sonuna kadar düzenlenmesini istiyordu. Ancak referandum sonunda kentin etnik gruplardan herhangi birinin denetimine girmesinin etnik çatışma riski yaratacağı ya da kitlesel göç hareketlerine yol açması korkusu ortaya çıkmıştı. BM’nin Irak Özel Temsilcisi Staffan de Mistura da geçen nisanda yaptığı açıklamada, Kerkük sorununa şiddeti tetikleyecek, aceleyle düzenlenmiş bir referandumla değil, siyasi bir formülle barışçı çözüm bulunması gerektiğini vurgulamıştı.

Kouchner’e çalım

Önceki gün Erbil’de diplomatik temsilcilik açan Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner, Kürt lider Mesud Barzani’yle görüşmesinden sonra yaptığı açıklamada, Kerkük konusuna değinerek Irak Anayasası’nın Kerkük referandumuyla ilgili 140. maddesine atıfta bulundu ve “140. madde anayasal bir maddedir ve uygulanması lazım. BM’nin de önerileri vardır ve bunlar da göz önünde tutulması lazım. Biz bu sorunun çözülmesini istiyoruz. (Mesud) Barzani’nin 140. maddeyle ilgili fikrini destekliyoruz. Kürtler, Irak’a demokrasi yolunu öğretti ve Irak’ın Kürtlerin demokrasi modelini uygulamaları lazım. Ancak bu şekilde rahata kavuşurlar” dedi. Kouchner bu sözleriyle referanduma açık destek verdi. Neçirvan Barzani ise dünkü açıklamalarıyla Fransa’nın Irak’a eskisi gibi güçlü bir şekilde geri döneceğini söyleyen Kouchner’in referandum konusundaki bu desteğini anlamsızlaştırdı.

Kaynak: www.milliyet.com.tr ... »

04.06.2008 1684
Nachtrag - Brief der Islambeauftragten der SPD Lale Akgün

ERSTELLT 30.12.07

Liebe Frau Maccarone,

auf diesem Wege möchte ich Ihnen meine Solidarität aussprechen. Ich wünsche Ihnen genügend Kraft und eine dicke Haut, an der die Vorwürfe abprallen, die derzeit nach der Ausstrahlung Ihres jüngsten „Tatort“-Krimis auf Sie einprasseln. Der Protest seitens der alevitischen Verbände über die angeblich anti-alevitischen Tendenzen Ihres Films sind sehr gekünstelt und dick aufgetragen: ein Sturm im Wasserglas. Meiner Überzeugung nach sehen die Funktionäre Ihren Krimi als willkommene Gelegenheit, ordentlich die Werbetrommel in eigener Sache zu rühren. Und das auf Ihrem Rücken!

Ich sage Ihnen, Frau Maccarone, ich bin es persönlich leid, dass Interessengruppen jedweder Art immer wieder nichtige Anlässe nutzen, um ihre eigenen egoistischen Ziele zu verfolgen - siehe den Karikaturenstreit vor einiger Zeit. Das soziale und friedliche Miteinander bleibt dabei all zu oft auf der Strecke und dieses Mal Sie gleich mit!

Natürlich ist es wahr: Die Aleviten sind verfolgt worden, und es existiert auch ein Stigma, das Aleviten in die Nähe inzestuösen Verhaltens rückt. Das sind alte Vorurteile, die etwa daher rühren, dass bei den Aleviten Männer, Frauen und Kinder gemeinsam beten - offensichtlich Grund genug für manche, eine blühende Phantasie zu entwickeln. All diese Klischees sind dummdreist und pauschaler Nonsens! Und so hätte es auch jeder verstanden, wenn die alevitischen Verbände etwa eine Protestnote herausgegeben hätten, so wie es eben auch das Katholische Erzbistum tut, wenn Kardinal Meißner wieder einmal auf Kabarettbühnen hochgenommen wird. Aber gleich eine Demonstration? Eine Anzeige wegen Volksverhetzung? Gar ein Brief an Bundesinnenminister Schäuble? Was hat der denn damit zu schaffen, wenn die ARD einen umstrittenen Film ausstrahlt? Ja, wo leben wir denn? Es muss also ein ganz besonderes Beben den Tsunami im Wasserglas erzeugt haben: Ich glaube, Ihr Film ist den Verbänden ein willkommener Anlass, eine Werbebotschaft in eigener Sache heraus zu posaunen - zur besten Sendezeit und die Aufmerksamkeit bekannter Tageszeitungen inklusive!

Die Botschaft ist: „Aleviten sind die besseren Muslime, Aleviten sind liberal und demokratisch und damit moderner als ihre hinterwäldlerischen sunnitischen Brüder und Schwestern.“ Das organisierte Alevitentum nutzt die Chance, sich von den Sunniten abzugrenzen: „Wir sind die Guten, ihr die Schlechten!“ Damit widerspricht es völlig der alevitischen Philosophie von Toleranz und Menschenliebe.

Mir tut es persönlich leid, dass dieser Rosenkrieg auf Ihren Schultern ausgetragen wird. Und dass noch mehr Gräben zwischen Gruppen in unserer Gesellschaft aufgerissen werden, die nicht sein müssten. Frau Maccarone, Ihr nächster „Tatort“ ist schon abgedreht, und dieses Mal geht es um Schrebergartenbesitzer. Ich kann nur hoffen, dass diese Gruppe wenigstens gelassener und selbstironischer reagiert als die Aleviten - ohne Anzeige wegen Volksverhetzung zu stellen. Andernfalls würde es mir um die Kunst- und Kulturfreiheit Angst und Bange werden.

Herzlichst,

Ihre Lale Akgün

Islambeauftragte der SPD-Bundestagsfraktion

Quelle: www.ksta.de ... »

03.06.2008 1683
Ziel ist eine andere Gesellschaft

Die Islambeauftragte der SPD, Lale Akgün, greift in ihrem Gastbeitrag die Türkisch-Islamische Union (Ditib) scharf an. Der deutsche Ableger der türkischen Religionsbehörde werde von Ankara aus gesteuert und vertrete reaktionäre Inhalte.

Wer Türkisch liest, hat einen Vorsprung: Die linksliberale Zeitung „Radikal“ zitiert derzeit genüsslich aus Internetartikeln der „Diyanet“ - und offenbart damit das wahre Gesicht der staatlichen Religionsbehörde und ihres deutschen Ablegers, der Ditib mit Sitz in Köln. Da die Ditib von Ankara aus gesteuert wird, gilt jedes Wort von dort als Richtungsangabe auch für Köln. Die streng konservativen islamistischen Texte lassen wenig Platz für Individualität, Freiheit und Pluralismus.

Die Argumentation in einem Leitfaden der Diyanet für „gute und vorbildliche muslimische Frauen“, der mittlerweile aus dem Internet entfernt wurde, fängt recht harmlos an: Da werden Ehebruch und Prostitution als Sünde deklariert. Nun ja, solche Ansichten vertreten auch viele Kirchen und andere Meinungsmacher. Aber dann folgt eine Logik, die an die kruden Theorien der Evangelikalen in Amerika oder der Wahhabiten in Saudi-Arabien erinnert: Harmlose Alltagspraktiken werden als Vorläufer von Ehebruch und Prostitution gebrandmarkt: Parfümieren etwa oder Flirten.

Teufel mit im Raum

Damit nicht genug der Prüderie: Die Autoren erklären kategorisch, dass unverheiratete Männer und Frauen „in einem geschlossenen Raum nicht beieinander sein“ dürften. Das fällt nämlich schon unter Promiskuität - was der Text etwas blumiger ausdrückt: „Wenn ein Mann und eine Frau alleine in einem Zimmer sind, ist der Dritte im Bunde der Teufel.“

Wer jetzt glaubt, Mann und Frau seien wenigstens in ihrer Unfreiheit gleichberechtigt, irrt gewaltig. Frauen seien „besonders anregende sexuelle Objekte“ und dürften daher nur „richtig angezogen“ vor die Tür. Was das bedeutet, bleibt der Fantasie anheim gestellt. Die Liste der frauenfeindlichen Vorschriften geht weiter: Frauen sollten lieber nicht arbeiten gehen, schon gar nicht alleine reisen, und wenn sie mit Fremden sprechen, hätten sie sich „ernsthaft und seriös“ zu verhalten, um ja nicht die Libido der Männer zu reizen.

Was geht eigentlich in Köpfen vor, die hinter jedem Schmuckstück oder Parfümduft gleich die Aufforderung zu hemmungslosem Sex vermuten? Die Logik erinnert an die auch in unseren Breiten lange Zeit verbreitete Ansicht, dass vergewaltigte Frauen mitschuldig an dem seien, was ihnen widerfahren ist, weil sie in ihrem Minirock den Täter erst so richtig angeheizt hätten. Heutzutage haben solche Thesen keinen Platz mehr in der Mitte der Gesellschaft. Aber was wir glaubten überwunden zu haben, drängt nun von islamischer Verbandsseite wieder auf die Tagesordnung - Grund genug, diese reaktionären Gesinnungen kräftig zu bekämpfen!

Im Kern geht es diesen Moralpredigern nicht um Religion, sondern um die Deutungshoheit über das Soziale. Sie verstehen ihre Lebensart nicht als Angebot im Wettbewerb der Ideen, sie verstehen sie als Dogma. Sie zielen auf Macht - auf Macht einer kleinen über eine große Gruppe. Das Gefährliche daran ist, dass sowohl die Diyanet in der Türkei als auch die Ditib in Deutschland ihren moralischen Einfluss auf die Menschen ausnutzen, indem sie moderne Normen und Umgangsformen, die auch in der Türkei schon lange den Alltag bestimmen, schlichtweg abzuschaffen versuchen.

Fundus der Hardliner

In der Türkei ist es normal, dass Männer und Frauen zusammen sitzen, reden, lachen und arbeiten. Eine Geschlechtertrennung ist künstlich, aufgezwungen und stammt aus dem Fundus konservativer arabisch-wahhabitischer Hardliner. Übrigens: In der Türkei wird über den wachsenden Einfluss konservativ-islamischer Kräfte quer durch die Gesellschaft heftig gestritten. In Deutschland dagegen fehlt es an der richtigen Akzentsetzung: Die Ditib spielt hier fast immer die Rolle des „guten Islamverbandes“, während die anderen Verbände verteufelt werden. Die Internetartikel von Diyanet zeigen aber, dass die Pauschalurteile nicht stimmen. Wir sollten nun genauer hinschauen, welche Inhalte von Ditib und Diyanet verbreitet werden.

Quelle: www.ksta.de ... »
Ergebnisseiten: 1-10  11-20  21-30  31-40  41-50  51-60  61-70  71-80  81-90  91-100  101-110  111-120  121-130  131-140  141-150  <<  [151]  152  153  154  155  156  157  158  159  160  >>  161-170  171-180  181-190  191-200  201-210  211-220  221-230  231-240  241-250  251-260  261-270  271-280  281-290  291-300  301-310  311-320  321-330  331-340  341-350  351-360  361-370  371-380  381-390  391-400  401-410  411-420  421-430  431-440  441-450  451-460  461-470  471-480  481-482  
Gehe zum Eintrag Nr.  
Top
Mustafa Kemal Atatürk
... is turkish vision!
Home | Kontakt | Anmelden
Besucher: 13753994 (Heute: 4146)