Atatürk www.turkishvision.com
Home | Kontakt | Anmelden EnglishEnglish | TürkçeTürkçe | DeutschDeutsch
Home
Schreiben Sie Ihre Meinung hier >>>
Blogs
Aktuell
Anmelden
Registrierung
Passwort anfordern
Seite empfehlen
Kontakt
Email
Über uns
Suche
Monday, 11. December 2017
Aktuell

08.04.2008 1583
En uzaktaki Türkler

Dünyanın birçok yerinde Türkler var ama onlar en uzaklarda yaşayanlar. Üstelik dünyayla bağlantıları yok gibi.

Uygur Türkleri'nin günlük yaşamından kareler
... »


Dünyanın bir ucunda yaşayan Türkler onlar. Toplam sayıları 8.5 milyon civarında. Ama haklarında fazla bir şey öğrenilemiyor. Çünkü yaşadıkları topraklar Çin halk Cumhuriyeti'nin bir parçası ve bögelerine adeta hapsedilmişler.

Çin'in baskısı yıllardır sürüyor ama onlar Tibetliler'den farklı olarak dünyaya seslerini duyuracak bir Dalay Lama'ya sahip değiller. Oysa Uygur Türkleri de zaman zaman, daha fazla özgürlük ve demokratik haklar için ayaklandı. Ayaklanmalar hep bastırıldı. Kanlı olaylar yaşandı ama dünyanın bundan haberi olmadı. Çünkü Uygur Türkleri'nin yaşadıkları Sincan Uygur Bölgesi ve özellikle Doğu Türkistan'a, olaylar sırasında bir tek yabancı gazeteci sokulmadı, olayları yansıtacak tek kare fotoğraf çekilemedi.

Pekin Yönetimi, ağustos ayındaki Olimpiyat Oyunları öncesinde Tibet ile birlikte Doğu Türkistan’da yaşayan Müslüman Uygurlar'a da "terörle mücadele" adı altında baskı uyguluyor. Tibetli rahiplerin ayaklanması, insan hakları savunucularının boykotları dünyada manşetlere çıkarken, Uygurlar medyada yer bulamıyor. "Çünkü Dalay Lama gibi egzotik bir liderimiz yok" diyorlar.

Hapsedildikleri bögede, dünyadan adeta kopartılmış gibi yaşayan Uygur Türkleri'ni AP ve Reuters muhabirleri görüntüledi. "En uzaktaki Türkler"in günlük hayatını yansıtan fotoğraflar tüm dünyaya geçildi.

Kaynak: www.hurriyet.com.tr ... »

07.04.2008 1582
Batılılar, Türklerin hem dininden korkuyor hem de ordusundan...

Türkiye’nin Avrupa Birliğine katılma yolunda karşısına çıkan en büyük engellerden biri, Türkler ve Türk devleti üzerinden tarihten gelen yaygın kötü imaj... Bu imajda neler yok ki! Türklerin barbarlığından başlayan, çocukların Türkler geliyor diye korkutulmasına uzanan bir dizi kara etiket...

Dr. Özlem Kumrular Batıdaki Türk düşmanlığının kökenlerini İspanyol ve Avrupa kaynaklarından araştırdı. Kumrular’a göre ‘bu korku öncelikle askeri sonra dini kaynaklı’. Avrupa içlerine ilerleyen bir imparatorluk Avrupa için birincil tehdit. Bu devletin Müslüman olması da korkuyu büyüten başka bir neden. Türk korkusunun yayılmasında esir güncelerinin ayrı bir yeri var. Don Kişot’un yazarı Cervantes’in İnebahtı’da savaşırken esir düşmesi ve 5 yıl Türklerin elinde kaldıktan sonra kaleme aldıkları da Türklerin Batı’da kötü bir imaj oluşturmasına katkıda bulunmuş.

Kuşatan, ele geçiren, kibirli ve mağrur... Barbar, bağnaz, acımasız, akıllı, muhteşem, disiplinli.... Tüm bu kavramlar Avrupa’da ortak düşman Türkler için telaffuz ediliyor. 16.yüzyılda ‘Türk’ dünyanın en meşhur profili. İspanya’dan Japonya’ya dönemin birçok ülkesinde Türk korkusu hissediliyor. Bu korkunun çoğu bir propaganda amacı güdülerek yalan yanlış bilgilerle yayılıyor. Bugün de Avrupa Birliği yolunda yaygın bu kötü imgenin karşımıza çıktığını görüyoruz. Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi Yard. Doç. Dr Özlem Kumrular, İspanyol kaynaklarından ve Avrupa’da erişilebilecek birçok belge koleksiyondan hareketle bu korkunun hikâyesini yazıyor. Kumrular, bu korkunun Osmanlı’nın askerî gücünden ve dininden kaynaklandığını söylüyor.

Türk Korkusu kitabının yazılış serüveninden başlayalım sohbetimize. Nasıl çıktı bu kitap?

Ben aslında bir doktora tezi hazırlamak için gittim Salamanka’ya. Kanuni üzerine bir tez hazırladım. Bu esnada çok fazla belge topladım. Bütün bu belgelerin ortak bir özelliğini gördüm: Türk korkusu. Sonra bu kitap çıktı.

İncelediğiniz 16.yüzyıla ait belgelerde sizi en çok şaşırtan neydi?

Çok fazla. Özellikle korkunun boyutları tahminimizden çok daha fazla. Mesela bir Osmanlı donanması takip ediliyor. O kadar sıkı takip ediliyor ki. Birçok adadan çok fazla sayıda insan aynı anda haber gönderiyor. Bu kadar büyük korku ve büyük bir tedirginlikte takip edildiğimizi tahmin bile edemezdim. Türklerle ilgili haberler çok büyük bir süratle yayılıyor.

Türklerle ilgili barbar, vahşi sıfatları nasıl ortaya çıktı?

Türkler, Orta Avrupa’da etten ve kemikten bir korkuyla karşılarına çıkıyorlar. Bir taraftan da devlet ve kilise bunu propaganda aracı haline getiriyor. O dönemde dağılmış bir Avrupa söz konusu. Dağılmış Avrupa’yı birleştirmek için Türk korkusunu malzeme olarak kullanıyorlar. Bu korku karşısında birbirinden farklı mezheplerin yan yana savaştığını görüyoruz, Viyana’da olduğu gibi. Avrupa devletleri arasında ortak kaygı Türk korkusu.

Avrupa’yı ortak kaygıda birleştiren ne? Türklerin hangi özellikleri?

Bu korku öncelikle askerî sonra dinî kaynaklı. Birdenbire kıta içlerine yayılan, Akdeniz’in içinde büyük bir güç haline gelen bir devlet var. Büyük bir imparatorluk. Fakat Avrupalı imparatorluk içinde bulunan herkesi Türk olarak algılıyor.. Türk dediği berberi olabiliyor, Mağripli olabiliyor. Arap olabiliyor.

Avrupa’daki Türk korkusu aynı zamanda İslam korkusudur diyebilir miyiz?

Evet diyebiliriz fakat bunun askeri yönü daha ağır basıyor. Yeni bir din gelecek, o yeni din çok büyük bir metamorfoza sebep olacak korkusu var. Protestanlığın -bir mezhebin- çıkması ile hemen hemen benzer korkular. İslam’ın cazip hale gelmesi Avrupa’yı çok korkutuyor. O yüzden Kur’an-ı Kerim’in çok geç çevrildiğini görüyoruz. İspanya’da Kur’an’ın tam gerçek çevirisi 1543’te yapılıyor. Ne kadar geç bir tarih. Daha sonra da yayılması engelleniyor.

Türk eşittir Müslüman algısı var

Birçok dilde kullanılan öyle bir deyim de var zaten. Türk olmak Müslüman olmak demek. En yakın tehdit Türkler kabul ediliyor. Türkler de Müslüman olduğu için Avrupa bunu İslam eşittir Türk olarak algılıyor.

Türkler hakkında olumsuz sıfatlar kullanılırken sıkça başvurulan propaganda yöntemlerinden biri de Osmanlı’nın fethettikleri topraklarda bütün kiliseleri camiye dönüştürdüğü iddiası. Türklere olumsuz sıfatlar verilirken nereden hareket ediliyor? Ellerinde veri olarak neler var? İspanya’ya baktığımızda Endülüs’ten geriye tek Kurtuba Camii’nin kaldığını görüyoruz...

Onun da yarısı katedrala çevriliyor. Türklerin camiye dönüştürdükleri kiliseler var. Ama hepsinin tahrip edilmesi gibi bir şey söz konusu değil. Rahatsız edici şeyler her yerde ve her zaman söz konusu. On altıncı yüzyıla baktığınızda İspanyolları korkunç barbarlık işlerken görüyorsunuz. Evanjalizasyon hareketleri adına İspanya’da çok büyük katliamlar oluyor. Engizisyonun var olduğu bir dönem. Fakat Avrupa yaşananları bir propaganda aracı olarak kullanmayı çok iyi biliyor. Barbarlık ve vahşet dedikleri olaylar her seferinde abartılarak kıta içlerine kadar yayılıyor.

Bu korkunun yayılmasında yazarların katkısı nedir?

Bunda en çok etkili olan seyahatnameler ve esir edebiyatıdır. Türklerin eline esir olarak düşen daha sonra da bir şekilde özgürlüğüne kavuşan insanların yazdıkları etkili oluyor. Esaret günceleri bu anlamda çok önemli çalışmalar. Çünkü bir esir ortalama on yıl geçiriyor. Bu on yıl boyunca hoş bir şeyle karşılaşmıyor. Bu psikolojiyle yazılan metinlerde iyi şeyler bekleyemezsiniz.

Bu esirlerden en ünlüsü Cervantes. Belki diğerlerinin çektiği acıların yanından Cervantes’in ki hiçbir şey… Cervantes’in yazdıklarında Türkler antipatik resmedilir.

Osmanlı’nın güzel yönlerini öne çıkaranlar yok mu?

16. yüzyıl barbar Türk imajının en keskinleştiği dönem. Türklerin antipatik görüldüğü bir çağ. Bu antipatikliğin yanında bir gıpta, bir kıskançlık da var. Çünkü Türk gittiği yere ihtişamıyla gidiyor.. Öyle korkunç bir ordu çıkıyor ki yola. Başlıklar bir tarafa ısmarlanıyor. Saten gömlekler giyiliyor. Mehter... Tam anlamıyla beş duyuya hitap eden bir korku... Bu sadece Avrupa’nın algıladığı gibi kaba bir korku değil. Saldırgan bir güç değil, okkalı, muhteşem, haşmetli bir güç...

Kaynaklarda Osmanlı toplumunun hoşgörüsüne atıf var mı?

Tabii ki var. Bu korkunun nereden geldiğini anlamaya çalıştığımız için daha çok onu öne çıkardık. Sezar’ın hakkını Sezar’a veren seyyahlar çoğunlukta. Mesela Yavuz Sultan Selim’i Mısır topraklarında gören seyyahlar onun çok adil, çok hak savunucusu bir insan olduğunu yazıyorlar. Yine farklı dinden insanların Avrupa’nın hiçbir yerinde olmadığı kadar hoşgörü sınırında yaşadığını görüyorlar. Fakat bir kaç satırla geçtikleri bir şey bu. Lanse edilmiyor.

Türk simgeleri neler o dönemde?

Sarık ve ucu kırık Arap kılıcı kullanan kişilere Türk etiketi yapıştırılıyor... Bunlar hem dinî hem de askerî gücü temsil ediyor. Avrupa’nın birinci dereceden sorunu Türkleri diğer Müslüman tebaadan ayırt edememek.

Avrupa Birliği’nden müzakere tarihi aldık. Fakat birlik üyelerince Türkler hakkında tereddütler var. Tarihteki ‘Türk korkusu’yla olumsuz kanaatler arasında bir bağ olabilir mi?

Mutlaka korkunun bir yeri var. Bu insanlara yüz yıllardır oturmuş, kemikleşmiş bir imaj veriliyor. Ve ayrıca bu medya tarafından çok iyi manipüle ediliyor. Maalesef en acıklı örneği de Yunanistan’da görüyoruz. Daha birkaç yıl öncesine kadar okullarda okutulan kitaplarında düşmanlık tohumu ekiliyordu. Nefretle ve korkuyla büyütülen bir nesil vardı. Geçen yaz Aristoteles Üniversitesi’ndeydim. Yunanistan’ın en büyük mitologlarından biri 300 öğrenciye Türklerin bütün kiliseleri tahrip ettiğini söyledi.. Birçok tarihi hata yaptı. Sonunda ben dayanamayıp profesör kadınla konuştum. Siz belki 300 insanı kandırabilirsiniz ama beni kandıramazsınız dedim. Düşünün oradaki 300 genç insana Türk düşmanlığı aşılanıyor. Bu benim denk geldiğim örnekti. Kim bilir böyle kaç örnek var.

Aradan yüz yıllar geçti. Ama Türkler hakkındaki imaj değişmedi. Neden acaba?

Propaganda devam ediyor. Her şey tarihi unutulmaya yenilmişken Türkler hâlâ negatif şeylerle birlikte anılıyor. Bir İspanyol gördüğümüzde engizisyonun yaptıkları aklımıza gelmiyor. Ya da bir Almanla karşılaştığımızda aklımıza Nazizm geliyor mu? Gelmiyor. Ama onlar bir Türkle karşılaştıkları zaman o kötü imajın paralelinde yaklaşıyorlar. Tabi bunda bizim de suçumuz var. İmajın ne kadar önemli olduğunun hiçbir zaman farkına varamadık.

Bugün de Türkiye parti kapatmalarla, çetelerle ve suikastlarla malzeme veriyor diyebilir miyiz?

Onlar aradığı malzemeyi kendileri yaratıyor zaten. Yurtdışında kaldığım zaman hangi ülkedeysem medyayı o dille takip etmeye çalışıyorum ve dehşete düşüyorum. En basit bir spor gazetesinde bile örneğin Sevilla Türk Cehenneminde ya da Türk zindanlarında gibi sunuş var. Zindan imajı alakasız bir futbol konusunda bile korku kavramına dönüşüyor. Eminim Fransız takımıyla bir maç olsaydı. Fransız cehenneminde gibi bir başlık kullanılmayacaktı. m.tokay@zaman.com.tr

‘Sahilde Mağripliler var’

Kitapta Türk korkusunun deyimlere girdiğini görüyoruz...

Bu deyimlerin bir kısmı bugün de kullanılıyor. İspanyolların Türkler ile Mağriplileri ayırt etmeye çok gerek duymadığı bir devirde doğan ve bugün bile tehlike alarmı vermek için kullanılan ‘Sahilde Mağripliler var’ ifadesi halkın yaşadığı korkuyu anlatmaya yeter. Yine aynı şekilde Modern Yunancada kullanılan ve ‘çabuk çabuk’ anlamına gelen ‘Türkler gelmeden önce’ deyimi de Türklerin ektiği korku tohumlarını dile getiren bir sözcük öbeği. İtalyancada hâlâ kullanılan ‘Türk gibi sigara içmek’ ya da ‘Türk gibi küfür etmek’ uzun bir nefret sürecinin ürünüdür... ‘Türk’ün bastığı yerde çimen bitmez’ atasözünü de buna eklediğimizde Türk’ün askeri çağrışımlarının nerelere dek uzandığını gösterir.

Zaman, 06-04-2008 10.14 (TSİ)

Kaynak: www.abhaber.com ... »

07.04.2008 1581
“Türkiye’nin Türki Cumhuriyetlere ağabey rolü oynaması gerekiyor”

Avrupa Parlamentosu Dış İlişkileri Komisyonundaki toplantısına AB’nin Orta Asya (Kafkaslar) Özel Temsilcisi Pierre Morel katıldı.ABHaber'inde izlediği toplantı sırasında Morel, Türki Cumhuriyetlerin durumunu ve AB’nin bu devletlerle olan ilişkilerini ele aldı.

Morel, Türkiye’nin bu bölgede önemli bir rol üstlendiğine değinerek, “Türk yetkilileriyle yaptığım görüşmede bu bölgenin durumunu kendilerine ilettim dedi.

Morel, en son AB 1998-1999 yıllarında bölgede bulunan bazı ülkelerle stratejik işbirliği yapmak istemişti.AB Özbekistan’ın liberalleştirilmesi çalışmalarında önemli rol üstlendi.Bu aşamada her zaman baş aktör olduğunu öne süren Rusya ile dönem dönem bu devletlerle ilişki kurmaya çalışan Türkiye bulunmakta. Açıkçası bu bölgede birilerinin büyük ağabey rolü oynaması gerekiyor” diye konuştu.

Morel Komisyon toplantısında özetle şunları kaydetti:

“Biz AB olarak da bu devletlerle hem işbirliği hem de rekabet koşulları oluşturulmasını teşvik ediyoruz.AB bu devletlerle ileri aşamada ortaklık ve stratejik işbirliği yapmaya devam edecektir.Özellikle bu devletlerle ortak bir metin üzerinde yeni bir ajanda belirleme çalışmalarımız sürmekte.Bunun için zamana ihtiyacımız var.Aynı zamanda bu devletlerin problemlerine hep birlikte çözümler üretmeye çalışcağız.

Rusya giderek güçlenmekte.Bunun yanında stratejik Eski Sovyet Sosyalist devletlerinin önemini anlamaya başladı.Önemli işbirliği ve ortaklıklar kurmaya çalışıyor.

Kazakistan’a baktığımızda daha yeni çok büyük enerji kaynağı keşfedildi.Avrupa Birliği de bu devlet ile işbirliği haline geçip enerji transferi konusunda ve yeni bir boru hattı kurulması için projeler oluşturulması bekleniyor.”

Kaynak: www.abhaber.com ... »

05.04.2008 1580
Yoksul sayısı hızla artıyor

Yiyecek ve petrol fiyatlarındaki hızlı artış dünyada yoksul sayısını artırıyor. BM Dünya Gıda Programı son 30 yılın en düşük yiyecek stoğuna sahip olduğunu açıkladı.

Kurumun 2008 yılı bütçesi daha yılın ilk aylarında açık veriyor. Acil 500 milyon dolar yardım bulunmazsa milyonlarca insan açlık tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir.

Dünya çapında yoksul sayısı giderek artıyor. Artan yiyecek fiyatları yüksek petrol fiyatları ile birleşti, bunlara bir de iklim değişikliğinin olumsuz etkileri eklendi. Sonuç: Açlık tehkikesiyle boğuşan milyonlarca insan. Üstelik bu kez, bu insanların yardımına koşacak kurumlar da mali krizde.

Dünya Gıda Fonu yaklaşık 80 ülkede 70 milyon insana gıda sağlıyor. Kurum, ek 500 milyon dolar bulunmazsa yiyecek yardımında büyük sıkıntılar yaşanacağı uyarısında bulundu.

BM Dünya Gıda Fonu'ndan Bettina Lueescher "Vakit kaybetmeden önlemler alınmalı" dedi.

Luesscher, "Biz son 30 yılın en düşük gıda stoklarına sahibiz. Fiyatlar inanılmaz arttı, iklim değişikliğinin getirdiği kuraklık, sel tehlikeleri var. Sonuç olarak durumumuz gerçekten kritik. Şu an harekete geçmeliyiz. Zaman kaybedemeyiz" diye konuştu.

Gıda Fonu ihtiyaç duyulan ek 500 milon doların 375 milyonunun yüksek yiyecek fiyatlarına 125 milyon dolarının da yüksek petrol fiyatlarına harcanacağını bildiriyor.

Gıda Fonu halen ihtiyacın yüzde 60'ını karşılayabildiklerini belirtiyor ve bu oranın da giderek düştüğüne dikkat çekiyor.

Gıda Fonu yetkilileri, "Böyle giderse şiddetten kaçıp mülteciler kampına sığınanlara gereken yardımı yapamayacağız. Onlara özür diliyoruz ama artık sadece yarım porsiyon yiyebileceksiniz diyeceğiz. Ya da yardıma muhtaçlar arasında seçim yapacağız" diyor.

Kaynak: www.cnnturk.com ... »

04.04.2008 1579
Rassismus - Der kleine Jannik wollte sich die Haut mit der Bürste weiß schrubben

Pfarrer Neuschäfer mit Kindern: Flucht aus Thüringen

Aus Rudolstadt und Erkelenz berichtet Philipp Wittrock

Beschimpft, bespuckt, verprügelt - von ganz normalen Bürgern. Weil sie den alltäglichen Rassismus nicht mehr erträgt, flüchtet eine Pfarrersfamilie aus dem Osten zurück ins Rheinland. Im thüringischen Rudolstadt versteht man die Welt nicht mehr - und sorgt sich um seinen Ruf.

Erkelenz/Rudolstadt - Es ist eine Chronologie des täglichen Terrors: Irgendwann im vergangenen Jahr hat Miriam Neuschäfer angefangen, alles aufzuschreiben. "Um es zu verarbeiten und für die Kinder", sagt sie, "damit die später verstehen, was alles passiert ist." Die zierliche junge Frau sitzt am rustikalen Küchentisch und blättert den gelben Schnellhefter durch. Immer wieder schüttelt sie den Kopf mit den dunklen, kurzen Haaren. Zehn Seiten sind es, voll beschrieben mit schwarzem Stift. In der Schublade liegen noch viel mehr, 50 insgesamt vielleicht, schätzt sie.

Erst in ausformulierten Sätzen, bald nur noch stichpunktartig hat Miriam Neuschäfer notiert, warum ihre Familie nach fast acht Jahren das thüringische Rudolstadt verlassen hat und zurückgekehrt ist in den Westen, in den äußersten Westen der Republik, nach Erkelenz im Rheinland. Sie hat den Rassismus nicht mehr ausgehalten, die ständigen Anfeindungen ganz normaler Bürger, das Gefühl, verhasst zu sein im eigenen Land.

"Es war eine Flucht", sagt Miriam Neuschäfer. "Und sie war lebensnotwendig."

Miriam Neuschäfer hat eine indische Mutter, ihre Haut ist dunkel, wie auch die ihrer fünf Kinder. Die 32-Jährige ist am Niederrhein aufgewachsen, hat Theologie studiert, spricht akzentfrei deutsch. Ihr Mann Reiner Andreas Neuschäfer, 40, ist Pfarrer. Im Jahr 2000 bekam er die Stelle des Schulbeauftragten für Südthüringen angeboten. Der Job war attraktiv, die junge Familie hatte keine Scheu vor dem Osten. Mit damals zwei kleinen Kindern gingen sie nach Rudolstadt, die einstige fürstliche Residenz 50 Kilometer von der Landeshauptstadt Erfurt entfernt, in einem schönen Tal gelegen, dort, wo sich die Saale in einem Bogen von Süden nach Osten schlängelt. Eine überschaubare Kleinstadt mit 25.000 Einwohnern - hier sollte man schnell Anschluss finden.

Doch die Neuschäfers blieben Fremde in Thüringen.

Von Anfang an sei ein "Kulturunterschied" zu spüren gewesen, sagt Reiner Neuschäfer. Die Rheinländer werden nicht warm mit den Menschen, finden nur wenige Freunde, wenn, dann kommen diese meist auch aus dem Westen. Man bleibt unter sich. Vielleicht, könnte man sagen, haben sie sich den Anfang selbst schwer gemacht, vielleicht haben sie die Thüringer "Nölärsche", wie sich die Menschen hier selbst gern scherzhaft nennen, einfach nur falsch eingeschätzt.

Das wird schon, denken die Neu-Rudolstädter.

Nichts wird. Die Neuschäfers empfinden bald mehr als kühle Distanz. "Wir könnten hier Stunden sitzen und noch ewig weiterreden", sagt Miriam Neuschäfer, als sie ihre Aufzeichnungen überfliegt, die von Hass und Feindseligkeit erzählen. Stunden, und ihnen würden immer neue Erlebnisse und Begebenheiten einfallen, die früher oder später zu dem Entschluss führen mussten: Wir gehen.

"Deine Haut ist nicht richtig"

Zum ersten Mal schrillen die Alarmglocken im Jahr 2002 bei einem Gespräch mit der Kindergärtnerin des ältesten Sohnes Jannik, der heute zehn Jahre alt ist. Plötzlich ist von Integrationsproblemen die Rede. "Deine Haut ist nicht richtig", sollen die anderen Kinder zu ihm gesagt haben - sie meiden ihn. Irgendwann steht Jannik zu Hause am Waschbecken und schrubbt seinen Arm mit der Wurzelbürste. Er will die dunkle Farbe abreiben.

Später in der Grundschule geht die Hänselei weiter, sagen die Eltern. "Mama, was ist ein Nigger?", fragt der Junge daheim. Die Mitschüler hätten gespottet: "Du bist so braun, weil du dich mit Scheiße eingerieben hast." Eines Tages sollen neun Schulkameraden Jannik auf dem Schulhof verprügelt haben, so schlimm, dass Reiner Neuschäfer die Polizei einschaltet. Die Schulleitung ermahnt die kleinen Schläger.

Während auch die zweitälteste Tochter Fenja, heute acht Jahre alt, Mobbing-Geschichten mit nach Hause bringt, macht Mutter Miriam Neuschäfer ihre ganz eigenen Erfahrungen. "Was hier alles einkaufen darf", habe ein älterer Herr ihr und den Kindern im Supermarkt im Vorbeigehen an den Kopf geschleudert. "Geh zurück in den Urwald!" So ist ihr das Gebrüll eines anderen auf dem Parkplatz in Erinnerung, als sie die Autotür nicht schnell genug schließt, damit der Pöbelnde seinen Wagen in die Nachbarbucht stellen kann.

Es dauert nicht lange, bis Miriam Neuschäfer allein die Blicke anderer Menschen wehtun. "Ich habe nur noch auf den Boden geguckt und die Steine gezählt." Bald geht sie allein gar nicht mehr aus dem Haus.

Aber auch wenn der große und kräftige Pfarrer oder die wenigen Freunde dabei sind, bekommen Mutter und Kinder offene Abneigung zu spüren. Wenn die Familie auf dem vollen Kinderspielplatz erscheint, leert sich dieser schon mal schlagartig. "Bei strahlendem Sonnenschein", sagt die Mutter. Beim gemeinsamen Spaziergang mit einer Bekannten im Park habe ein Jugendlicher sie angespuckt.

Die Stadtspitze wundert und windet sich

"Angespuckt!? Das kann ich mir beim besten Willen nicht vorstellen." Georg Eger, Erster Beigeordneter und Vertreter des Bürgermeisters, sitzt in seinem Büro im ersten Stock des Rudolstädter Rathauses und schüttelt heftig mit dem Kopf. Dann hebt er den Zeigefinger: "Ich schließe das sogar aus." Stadtsprecher Michael Wagner versucht die ultimative Aussage noch schnell einzufangen: Natürlich könne man nicht für jeden Bürger seine Hand ins Feuer legen. "Aber anspucken…"

Es wird viel mit dem Kopf geschüttelt in diesen Tagen im Rudolstädter Rathaus. Draußen vor dem Renaissancebau hat der Dauerregen die Menschen aus der schmucken Fußgängerzone gespült, in die sich Miriam Neuschäfer zuletzt nicht mehr traute. "Wir sind überrollt worden", sagt Eger. Überrollt von den Berichten über die Flucht der Neuschäfers vor der Ausländerfeindlichkeit einiger Rudolstädter, von der man hier lieber nichts wissen will. Krisenmanagement sei nun gefragt, sagt Sprecher Wagner, er feilt gerade an einer offiziellen Stellungnahme der Stadt.

Jeder Satz zählt. Das Beispiel des sächsischen Dorfes Mügeln hat das gezeigt. Dort hatte im August 2007 ein alkoholisierter Mob nach einer Schlägerei beim Altstadtfest eine Gruppe Inder in einer Pizzeria bedroht. Die Menge johlte ausländerfeindliche Parolen, der Bürgermeister redete die Probleme klein, schob die Gewalt auf auswärtige Festbesucher.

Angst vor dem Mügeln-Effekt

Auch wenn der Fall ein völlig anderer ist - wie Mügeln fürchtet Rudolstadt um seinen Ruf. Denn den hat man in den vergangenen Jahren erst mühsam aufpoliert. 1992 waren 2000 Neonazis zum Gedenken an Rudolf Heß aufmarschiert, die Stadt bald als Rechtsradikalen-Hochburg verschrien. Heute wird stolz auf das größte Weltmusik-Festival Deutschlands verwiesen, das jedes Jahr Zehntausende aus aller Herren Länder ins Saaletal zieht. Man hat Angst vor dem Rückfall. Hunderte Hass-E-Mails hat die Stadtspitze schon erhalten. Tenor: "Nie wieder Rudolstadt."

Es gilt, den Spagat zu schaffen: Sich gegen das Pauschalurteil zu verwahren, Rudolstadt sei ein ausländerfeindliches Nest - und zugleich die Berichte der Neuschäfers öffentlich nicht als Märchen abtun. Letzteres fällt hin und wieder schwer: Der Erste Beigeordnete spricht von "Schulrangeleien", von "der Nadel im Heuhafen", die man natürlich auch auf Teufel komm raus suchen könne. In einem persönlichen Gespräch mit Reiner Neuschäfer will der Bürgermeister die Sache möglichst bald aus der Welt räumen. Bis dahin hört er sich um, nach dem, von dem er nie zuvor etwas gehört haben will: bei der Polizei, die zwei Anzeigen der Neuschäfers bestätigt, bei der Schule, die sich gegen den Vorwurf wehrt, nicht genug unternommen zu haben.

Sie seien nicht verbittert, sagen die Neuschäfers, es geht ihnen nicht darum, den Osten oder Rudolstadt zu brandmarken. Sie haben die Öffentlichkeit nicht gesucht. Erst über Umwege war die Geschichte von der Flucht aus Thüringen an die Presse gelangt, eher durch Zufall. Schließlich sind Mutter und Kinder schon im Oktober vergangenen Jahres nach Erkelenz gezogen. Was als eine Art Erholungsurlaub geplant war, ist nun zum "Befreiungsschlag" geworden - Rückkehr ausgeschlossen.

Zumindest für Miriam, Jannik, Fenja, Ronja, Jarrit und Jannis Neuschäfer, die in der neuen alten Heimat aufblühen. Der Familienvater sucht noch nach einer Anstellung im Rheinland. Einstweilen pendelt er die 430 Kilometer mit dem Auto zwischen Erkelenz und Rudolstadt, wo er unter der Woche auf der Matratze in der ansonsten bereits ausgeräumten Wohnung schläft.

Zurzeit hat er Urlaub, am kommenden Dienstag wird wieder nach Thüringen fahren, zum ersten Mal, seit die Rassismus-Vorwürfe bekannt sind. Er mache sich "mit gemischten Gefühlen" auf den Weg, sagt der Pfarrer. Er weiß: "Das könnte ein Spießrutenlauf werden."

Quelle: www.spiegel.de ... »
Ergebnisseiten: 1-10  11-20  21-30  31-40  41-50  51-60  61-70  71-80  81-90  91-100  101-110  111-120  121-130  131-140  141-150  151-160  161-170  <<  [171]  172  173  174  175  176  177  178  179  180  >>  181-190  191-200  201-210  211-220  221-230  231-240  241-250  251-260  261-270  271-280  281-290  291-300  301-310  311-320  321-330  331-340  341-350  351-360  361-370  371-380  381-390  391-400  401-410  411-420  421-430  431-440  441-450  451-460  461-470  471-480  481-482  
Gehe zum Eintrag Nr.  
Top
Mustafa Kemal Atatürk
... is turkish vision!
Home | Kontakt | Anmelden
Besucher: 13726787 (Heute: 995)