Atatürk www.turkishvision.com
Home | Kontakt | Anmelden EnglishEnglish | TürkçeTürkçe | DeutschDeutsch
Home
Schreiben Sie Ihre Meinung hier >>>
Blogs
Aktuell
Anmelden
Registrierung
Passwort anfordern
Seite empfehlen
Kontakt
Email
Über uns
Suche
Monday, 26. February 2018
Aktuell

03.07.2007 683
'Türkiye ile müzakereler başladı ve sürdürülecek'

Türkıye'nın Avrupa Birliği'ne "imtiyazlı ortaklığı" savunan Almanya Başbakanı Angela Merkel "orta yollu" bir açıklama yaptı. Lideri olduğu Hirstiyan Demokratlar'ın imtiyazlı ortaklık kararını desteklediğini vurguladı. Ancak ekledi: "AB'deki anlaşmalar doğrultusunda Türkiye'yle başlayan üyelik müzakerelerini sürdüreceğiz..." Merkel, parti programında "Sadece Avrupalı ülkeler AB üyesi olabilir" yazmasının" Türkiye'nin üyeliğine ilişkin politikalarını etkilemeyeceğini de sözlerine ekledi.

Kaynak: www.sabah.com.tr ... »

03.07.2007 682
'Türk dostu' temsilci Rumları kızdırdı

İngiltere'nin yeni Başbakanı Gordon Brown, "Türkiye yanlısı Blair"in gidişine büyük umutlar bağlayan Rumları çok çabuk hayal kırıklığına uğrattı. Önceki gün açıklanan yeni kabinede, 'Türk dostu' olarak bilinen İçişleri Bakan Yardımcısı Joan Ryan'ın Kıbrıs Özel Temsilciliği'ne atanması Rumlar'da soğuk duş etkisi yarattı. Brown'a ateş püsküren Rumlar, İşçi Partisi milletvekili Theresa Villiers'i devreye soktu. Yeni Dışişleri Bakanı David Miliband'a protesto mektubu gönderen milletvekili Villers mektubunda, "Toplum Blair'in istifasının hükümetin Kıbrıs konusunda yeniden mantıklı düşünmeye başlayacağını düşünmüş ise bu atama bu umudun olmadığını gösterdi. Ryan, Kıbrıs konularında dengeli veya adil bir yaklaşım almadı. Bu durum bana kaygı veriyor" ifadelerini kullandı.

Kaynak: www.sabah.com.tr ... »

03.07.2007 681
Devlet unuttu AİHM hatırlatacak

Terör örgütü PKK’nın ilk baskınlarından olan Pınarcık katliamının üzerinden 20 yıl geçti. Ancak köylülerin acıları hâlâ o günkü gibi taze... Ayrıca köylüler zararlarının karşılanması için konuyu AİHM’ye taşımış durumda.

Sıcak bir yaz akşamı. Tarladan dönen yorgun erkekler için sofra hazırlamaktadır evin hanımları. Aniden kulak zarını patlatacak tizlikte bir ses yankılanır köy sokaklarında. Teslim olun! Teslim olun! Teslim olun! Peki ya sonra? “Amcalarım, babam teslim olmayız dediler. Birden silah sesleri duyulmaya başlandı. Bir süre sonra kesildi. Evlerde ne kadar insan varsa hepsini çıkarıp köy meydanına topladılar. Kız kardeşimi, ablamı, annemi de… Küçük erkek kardeşim ağlıyordu. Ağlamasını bastırmak için evin damından aşağıya fırlattılar onu. Ağlamak istiyordum, ama ağlayamıyordum. Şoka girmiştim sanki. Hiçbir şey hissetmiyordum. Hepimizi sıraya dizdiler. ‘Hepsini öldürün’ diye bir ses duyuldu. Ardından da silah sesleri… Bu sırada arkama dönmüşüm. Birden sağ gözümde bir acı hissettim. Gerisini hatırlamıyorum. Bayılmışım.”

9 yaşında yaşadığı acı dolu olayı 29 yaşında anlatırken bile gözleri doluyor Ümit Öztep’in. Saldırıda annesini, ablasını ve kız kardeşini kaybetmiş: “Artık sağ gözüm görmüyor. Keşke o akşam ben de ölseydim. Hayatımın her karesinde o akşam var. Damdan fırlatılan kardeşim şu an askerde.” Kimsesiz kalan Öztep’e devlet sahip çıkmış. Önce Mardin’deki çocuk esirgeme kurumuna, sonra da İzmir’deki kuruma aldırıp liseyi bitirene kadar sahip çıkmış: “Meslek lisesi mezunuyum ama gözüm görmediğinden kimse iş vermedi. Uzun süre sokaklarda yaşadım. Şimdi iyiyim. Tek isteğim devletin bir aileye sahip olmam için bana yardım etmesi.”

Ümit Öztep, 20 Haziran 1987’de terör örgütü PKK’nın ilk eylemlerinden birini gerçekleştirdiği Mardin’in Ömerli ilçesi Pınarcık köyü baskınından sağ kurtulanlardan. PKK, köyü basıp 16’sı çocuk 30 kişiyi katleder. Olay, PKK’nın kanlı bir örgüt olduğunu ve masum çocukları bile katletmeyi göze aldığını gösteren ilk olay olur. Hadisenin vahametini gösteren fotoğraflar o tarihlerde gündemin ilk sırasında yer alır. Pınarcık köyü yakılır ve terör örgütü tarafından “Burası bizimdir” propagandası yapılır.

Aradan geçen 20 yıla rağmen kanlı baskın hâlâ zihinlerde capcanlı. Kimi eşini, çocuğunu; kimi abisini, babasını, ablasını; kimi de annesini kaybetmiş. Evi yakılan, çocukları ve eşi katledilen 51 yaşındaki Sıddık Öztep, “Teröristlerle 45 dakika çatıştık. Şehit düşenler de oldu, yaralananlar da. Bir katliamdı yaşadıklarımız. Eşimi ve çocuklarımı kaybettim. Evimi ateşe verdiler. Hepimiz sessizce ağladık.” diyor. Sıddık Öztep baskından 5 yıl sonra acı bir olay daha yaşar. PKK baskınında yüzü parçalanan 12 yaşındaki kızı, GATA’da 3,5 yıl tedavi görür. Yüzünde ciddi bir düzelme olmayınca bunalıma girer. Annesini ve kardeşini kaybetmenin acısına bir de bu eklenince intihar eder. “Bu hayatımın en acı günü oldu.” diyor Sıdık Öztep, acılarını paylaşırken.

PKK’nın yaptığı katliam büyük bir infiale sebep olur kamuoyunda. Güvenlik güçleri kısa zamanda gereken tedbirleri alır. Pınarcık köyüne geçici bir karakol kurar. Köylüler de topraklarını PKK’ya teslim etmek istemez. Baskının üzerinden bir yıl bile geçmeden, yakılan evlerini inşa etmek için köye geri dönerler. Yıkılan ve yakılan evler onarılır ve tekrar içinde yaşanılacak hale getirilir. Köy muhtarı Bedirhan Öztep, teröristlerin “Pınarcık’ta sağ kimse kalmadı.” diye propaganda yapmalarına izin vermemek için köye kısa süre sonra geri döndüklerini söylüyor: “Kardeşimi, yeğenimi de yanıma alarak gelip köye yerleştik. Biz buradayız dedik teröristlere. Tehditler aldık; ama vazgeçmedik. Terör örgütüne bu zevki tattırmadık.”

Bir süre sonra geçici karakol kalıcı hale getirilir. Askerler köyün giriş ve çıkışını kontrol altında tutar. Pınarcık bugün de tehdit altında olduğundan, köyün sırtını dayadığı dağda askerlerin gözetleme noktaları yer alıyor. Zaten büyük baskından sonra köye 5 baskın daha yapılıyor. Köy muhtarı Bedirhan Öztep, teröristlerden zaman zaman tehdit aldıklarını; ancak burayı kanlarının son damlasına kadar savunacaklarını söylüyor: “Askerimiz sağ olsun. Onlar da burada biz de… PKK bu köye giremez. Burası vatanın bir parçası. Hain örgüt burayı ele geçirip asla propaganda malzemesi yapamayacak.”

PINARCIKLILAR AİHM KAPISINDA

Pınarcık’ta bugün 13 aile yaşıyor. Eli silah tutan 13 kişi ise köy koruculuğu yapıyor. Gece gündüz askerlerle birlikte devriye geziyor, nöbet tutuyorlar. Koruculuk yapanların çoğu bu yüzden tarımla uğraşamıyor ya da üzüm bağlarıyla pek ilgilenemiyor. Köyün en önemli geçim kaynağı ise hayvancılık. Köylüler hem canları hem de mallarıyla mağdur olduklarını öne sürüyor. En zorlarına giden ise aradan geçen yıllardan sonra unutulmuş olmaları. Her yıl, baskının yıldönümünde devlet erkânı köylerine gelip anmalara katılıyor; ama bu durum onları yeterince memnun etmiyor. Köylüler, terörden dolayı uğradıkları zararının devlet tarafından karşılanmasını istiyor.

Aslında köylülerin yaşadığı bir talihsizlik var. Devlet terörden dolayı mağdur olanların zararlarını tazmin için baskından 29 gün sonra bir kanun çıkarır. Ama bu kanun Pınarcık köylülerini kapsam dışı bırakır. Köy muhtarı Bedirhan Öztep, “Biz her zaman devletimizin yanında olduk, olmaya devam edeceğiz. Ancak terörden dolayı zarara uğrayanlar devletten yardım aldı. Biz hem malımızla hem de canımızla büyük zarar gördük. Fakat kanun bizi kapsamıyor. Devletin bize yardım etmesi gerekiyor. Biz de terör mağduruyuz.” diyor. Pınarcık köylüleri, terörden doğan zararlarının tazmini için yıllardır çalmadık kapı bırakmamışlar. Cumhurbaşkanlarına, başbakanlara mektuplar yazmışlar; ama dertlerini bir türlü kimseye duyuramamışlar. Hal böyle olunca bu sefer konuyu yargıya taşımışlar. Bölge İdare Mahkemesi’ne dava açmışlar; ancak Danıştay köylülerin açtığı davayı reddetmiş. Son çare olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurmuşlar. Ancak aldıkları bu karardan pek de memnun değiller. Köylülerin avukatı Şemse Yeliz Çiftçi 2 ay önce AHİM’ye başvurduklarının ve kabul için sürecin olumlu gittiğinin altını çiziyor.”

Sıddık Öztep, her zaman devletin yanında olduklarını belirterek, “Devletimizle karşı karşıya gelmek istemiyoruz. Ciddi bir mağduriyet yaşadık. Devlet zarara uğrayan herkese yardım ediyor. Onların zararını karşılıyor. Bizimkini de karşılasa ne olur sanki.” diyor. Muhtar Bedirhan Öztep de devletin kendilerine sahip çıkması halinde davadan hemen geri çekileceklerini söylüyor: “Davayı kazanırsak devletimiz daha büyük zarar görür. 29 günlük bir gecikmenin mağduriyetini yıllardır yaşıyoruz. Alacağımız paralarla çocuklarımıza iyi bir gelecek hazırlamak istiyoruz. Davayı kazanırsak sevinmeyeceğiz.”

Pınarcık köylüleri yeni doğan çocuklarının iyi bir eğitim alması için büyük çaba harcıyor. Her sabah çocuklar muhtar tarafından Ömerli ilçesindeki okullara götürülüp akşam geri getiriliyor. 8 yaşındaki Songül Yavuz baskından 12 yıl sonra dünyaya gelen yeni kuşaktan. Okuyup yazmayı öğrendikçe köyünde yaşanan acı ile tanışmış. Köydeki şehitlikte bulunan mezarların üzerindeki yazıları okudukça vefat edenlerden kimisinin amcası, kimisinin teyzesi olduğunu örenmiş. PKK’nın yaptığı katliamı büyüklerinden öğrendiğini ve buna karşı mücadele edeceğini söylüyor. Songül’ün en büyük hayali ise öğretmen olup vatanına hizmet edebilmek. Yaşı küçük ancak ufku büyük Songül Yavuz’un: “Terör bitsin artık. Bir daha insanlar ölmesin. Köyümde kimse ölmesin. Büyükler bu konuya ciddi bir şekilde sahip çıksınlar.”

Kaynak: www.aksiyon.com.tr ... »

03.07.2007 680
4 Temmuz'un üç generali neden emekliye sevk edildi?

Süleymaniye’de 4 yıl önce baskına uğrayan Türk timinin yedi mensubu dışarıdaydı. Peki baskının ardından Genelkurmay’ın üzerinde düşündüğü en radikal senaryo neydi?

Kasım 2002’nin başları… Asker kökenli ve çok iyi Arapça konuşan 40 yaşlarındaki CIA görevlisi, Diyarbakır üzerinden Kuzey Irak’a geçmeden önce Ankara’da Genelkurmay karargâhına geldi. Türkiye’nin Temmuz ayında verdiği izinle, 8 kişilik iki timle birlikte Kuzey Irak’a geçen bu kişi, Süleymaniye’de bir CIA üssü kurmuştu. Temmuz 2002’de Ankara’ya gelip Başbakan Bülent Ecevit’le görüşen dönemin ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz, “Kuzey Irak’a iki CIA timi konuşlandırmamıza olumlu yaklaşmanızı rica ediyoruz. Bizim için bu husus çok önemli. Bu konuda saydamlığa özen göstereceğiz.” demişti. Ecevit’in olumlu cevap vermesiyle bu timler Türkiye üzerinden Irak’a girmişti. Wolfowitz’i sevince boğan bir diğer gelişme Ecevit’in, “Sizi kuzey cephesi seçeneğinden mahrum etmeyeceğiz.” sözleriydi.

Türk makamlarına, iki CIA timinin Kuzey Irak’a gidiş gerekçesi olarak, “Orada El Kaide ile bağlantılı Ensar El İslam örgütünün kampı var. Bu örgüt hakkında çalışma yapacağız.” denilmişti. Ama CIA timlerinin asıl görevi, Irak savaşı öncesi Saddam Hüseyin rejimini zayıflatacak çalışmalar yapmaktı. Muhalefeti örgütleyecekler, sabotaj eylemlerini koordine edecekler, Saddam’ı şaşırtmak amacıyla Irak içinde dezenformasyon (yaygın olarak yanlış bilgiler yayma) yapacaklardı. Bu timler bölgeyi dolaşırken kendilerine Türk görevliler de eşlik ediyordu. Bir süre sonra Türkiye, CIA timlerinin hassas dengelerin söz konusu olduğu bölgedeki çalışmalarına kesin tavır koydu ve bu iki CIA timi Kuzey Irak’tan çıkmak zorunda kaldı.

Ancak Irak’a yönelik askerî harekât öncesinde ABD’nin insana dayalı bazı hayatî istihbaratlara ihtiyacı vardı. O yüzden ABD, bu timlerin yeniden Kuzey Irak’ta çalışma yapması için Türkiye’ye talepte bulundu. Çünkü savaş yaklaşıyordu. Türkiye’nin şartı, bu timlere Türk görevlilerin de eşlik etmesiydi, aksi halde yeniden geçişlerine izin verilmeyecekti. ABD’nin bu şarta “evet” demesi üzerine, timler kasım ayı başında Ankara’ya geldi.

İki timde, 9’u istihbarat ve özel savaş subayı olmak üzere 13 kişi vardı. Ankara’dan Diyarbakır’a uçakla gidip oradan da cipleriyle Kuzey Irak’a geçeceklerdi. Timlerle birlikte Diyarbakır’a gitmeye hazırlanan CIA görevlisi, Genelkurmay’da görüştüğü yetkililere şöyle diyordu: “Size yemin ederim ki topladığımız bilgilerin en ufak kırıntısı bile sizin de elinize ulaşacak. İstihbarat ve kontr-terör görevinde bizim tam ortağımızsınız.” Bu bilgi, Amerikalı ünlü gazeteci Bob Woodward’un Irak savaşının perde arkasını anlattığı “Saldırı Planı” (Plan of Attack) isimli kitabında yeralıyor.

Diyarbakır’dan Kuzey Irak’a doğru yol alan ciplerde, 100’er dolarlık tomarlar halinde kutulara yerleştirilmiş 32 milyon dolar da vardı. Bu ilk etapta götürebildikleri miktardı. Ne kadar paraya ihtiyaçları olursa arkadan gelecekti. Zaten böylesine hassas bir coğrafyada para dağıtmadan ölümüne istihbarat elde etmek mümkün değildi. Sonraki günlerde onlarca CIA görevlisi daha Türkiye üzerinden Kuzey Irak’a girdi. Hazır yiyecek paketleri içinde sadece bir seferinde gelen para 35 milyon dolardı.

TÜRK TİMLERİNİN SAYISI

Nitekim birkaç ay sonra 20 Mart 2003 günü Irak’ı vurmaya başlayan ABD, Saddam rejimi hakkındaki en mahrem bilgilere, bu CIA timlerinin devşirdiği üst düzey Baas yetkilileri sayesinde sahip oldu. Irak’ın hayatî bazı askerî birlikleri, bu istihbarat çalışmalarıyla savaş dışı bırakıldı. Saddam rejiminin bazı kilit isimleri, bu çalışmalarla elde edilip savaş öncesinde Türkiye’deki İncirlik üssü üzerinden ABD’ye götürüldü. Bu timler sayesinde ABD, Saddam’ın sanıldığı gibi savaşma gücüne sahip olmadığını gördü. Bu timlerin bir diğer ilginç faaliyeti, 1 Mart tezkeresinin reddedilmesiyle ilgiliydi. Irak’ta yaydıkları dezenformasyon şöyleydi: “Türkler aslında hile olsun diye tezkereyi reddetti. Türkiye Amerikan güçlerinin Kuzey’den Irak’a girmesine gizlice izin verecek.”

Savaş öncesinde Türkiye, işte bu CIA timlerini kontrol edecek kadar Kuzey Irak’ta söz sahibiydi. Kuzey Irak’ın 20’yi aşkın noktasında Türk timleri konuşlanmış vaziyetteydi. Bölgeye gelen Amerikalılar da bu noktaları ziyaret etmekte, ihtiyaçları olan bilgilere, müttefik bir ülkenin eliyle sağlıklı bir şekilde ulaşmaktaydı. Ama, Temmuz 2003’e gelindiğinde Süleymaniye’deki “çuval olayı” meydana geldi. Amerikan askerleri, 4 Temmuz 2003 günü Türk özel kuvvetler timinin bulunduğu binaya baskın düzenleyip 11 subay ve astsubayımızı gözaltına alıp Bağdat’a sorgulamaya götürdü. Üstelik bu bina Türkiye tarafından satın alınmış bir yerdi, bir anlamda Türk karakolu sayılabilirdi. Aynı gün Irak Türkmen Cephesi’nin Süleymaniye temsilciliği ve üç ayrı Türkmen binası da baskına uğradı.

1992’den beri zaman zaman binlerce askerle Kuzey Irak’a girip sınır ötesi harekât yapan Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), geri çekilmelerden sonra burada yeniden eski düzen kurulmasın diye, belirli yerlere bu özel kuvvet timlerini yerleştirmişti. Tıpkı Süleymaniye’deki tesis gibi, Musul, Erbil ve Kerkük’teki tesisler de Türkiye tarafından parası ödenerek satın alınmıştı. Bir emekli komutan, bu özel timlerin bu şekilde yerleştirilmesini şöyle anlatıyor: “Genelkurmay sınır ötesi harekâtlardan sonra bu timleri geri çekmedi. Bu çok doğru bir karardı. Niye çeksin ki? Yıllardır orayı temizlemekle uğraşıyorsun.”

Türk timlerinin bu şekilde Mesut Barzani ve Celal Talabani’nin denetimindeki belli başlı şehirlerde konuşlanmasının bir sebebi daha vardı. 1994-96 arasında Barzani ile Talabani güçleri arasında büyük çatışmalar olduğunda; bu timler bir anlamda barışı sağlama gücü oldular. Hatta hem Barzani, hem Talabani ile Ankara’da protokoller yapıldı, Türk timlerine fiilen “irtibat subayı” statüsü verildi. Böylece Türkiye aralarında ateşkes sağlayıp ciddi yardımlar yaptığı Talabani ve Barzani’yi yanına çekti, her ikisi de PKK ile mücadeleye fiilen destek verdi. İşte bu dönemde; Kuzey Irak’taki Türk timleri hem iki Kürt gurubu arasında barışın devamını sağlıyor hem de; PKK mücadelesi için Talabani ve Barzani güçlerine gönderilen silah, mühimmat ve patlayıcıları koordine ediyordu.

4 Temmuz günü, Celal Talabani’nin denetimindeki yerlerden biri olan Süleymaniye kentindeki Türk timine yapılan baskında gözaltına alınan asker sayısı 11’di, ama aslında bu timler tamamı subay ve astsubay olmak üzere 18 kişiden oluşuyor. Demek ki o gün Süleymaniye’deki timin yedi elemanı dışarıdaydı. “Bu timler hep 18 kişiliktir. Hiçbirinde normal er olmaz. Hepsi subay, astsubay.” diyen emekli komutan, bunun gerekçesini şöyle anlatıyor: “Bunlar her şart altında kendi kendilerine yeten timlerdir. Timdeki her bir subay ve astsubayın ayrı bir özelliği var. İlk yardım için sıhhiyecisi vardır, tamir işleri için tornacısı vardır.” Adı üstünde “özel kuvvet” olan, yani her türlü savaş şartına göre konuşlanmış olan bu timlerin donanımları da doğal olarak buna göre oluyor.

ALBAY HICKOK SENARYOSU

Süleymaniye olayının can alıcı sorusu belki de şu: Baskın münhasıran Süleymaniye’deki timin bazı faaliyetleriyle mi ilgiliydi, yoksa ABD askerlerinin Türk toprakları üzerinden Irak’a girmesine imkân sağlayacak 1 Mart tezkeresini reddeden Türkiye’ye, “Özel kuvvetlerini Kuzey Irak’tan çek, burası artık bizden sorulur.” mesajı mıydı? Önce, son yıllarda kendilerine “ulusalcı” denilen bazı çevrelerin ortaya attığı bir senaryoya değinelim. Bu senaryoya göre, Amerikan ordusu ile Türk Silahlı Kuvvetleri’nin arası aslında Irak savaşından yıllar önce açıldı.

Örneğin ulusalcı görüşleri ile tanınan gazeteci Yiğit Bulut, 17 Mart 2007 günü İstanbul’da Askerî Kültür sitesinde yapılan ve eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Salim Dervişoğlu gibi bazı emekli üst düzey komutanların da izlediği bir toplantıda şunları söyledi: “Başkan Bill Clinton zamanında ABD yeni bir yüzyıl için güvenlik belgesi oluşturdu. Türk Genelkurmayı da ABD’ye danışmadan Millî Askerî Stratejik Konsepti’ni değiştirdi. Bunun üzerine ABD Hava Harp Akademisi Türkiye Masası Şefi Albay Hickok, yazdığı yazıda, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ABD için tehlikeli olmaya başladığını belirtti.”

Albay Robert Hickok’un ABD Hava Harp Akademisi dergisi Parameters’in 2000 yılı yaz sayısında yayımlanan ve TSK’nın bölgesinde giderek yükselen profilini ele alan bu yazısı, bir başka platformda daha gündeme geldi. Bir ara Milliyetçi Hareket Partisi genel başkanlığına da aday olan ve çeşitli stratejik araştırma kuruluşlarını yöneten Prof. Dr. Ümit Özdağ, 15 Mart 2007 tarihinde İstanbul’da emekli Orgeneral Oktar Ataman’ın da katıldığı toplantıda şunları söyledi: “Türkiye ile ABD arasındaki krizin sebebi 1 Mart tezkeresi değildir. Robert Hickok’un yazısı var. Hickok, Türk ordusu güçlendikçe Türkiye güvenilmez bir müttefik haline gelmektedir diyor. Bu kişi bir ara Ankara’da Bilkent Üniversitesi’nde de bulundu. Türkiye ile ABD arasındaki gerginliğin sebebi, bölgeye (Ortadoğu) ilişkin kurallar dizini üzerindeki anlaşmazlıktır.”

ÖZKÖK VE BÜYÜKANIT ÇİZGİSİ

5-6 Mart 2007 tarihlerinde Ankara’da yapılan, yine üst düzey komutanların da genişçe bir katılımla temsil edildiği bir sempozyumda bu senaryo bu sefer Prof. Dr. Ömer Aksu tarafından şöyle dile getirildi: “1998’de Türk ordusu aktif caydırıcılık diye bir konsept değişikliğine gitti. O güne kadar NATO içinde uslu bir ordu olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kendi başına hareket edeceğini ABD gördü.” Aynı toplantıda, bu konsept değişikliğini yapan dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun dört yıllık görev süresi boyunca (1998-2002) hiç ABD’yi ziyaret etmeyişi hatırlatıldı.

Bu senaryoya göre, Orgeneral Kıvrıkoğlu ve dönemin komutanlarından Orgeneral Aytaç Yalman, Irak savaşında ABD ile birlikte hareket etmek istemediler. Onların isteği, Türkiye’nin ABD’den bağımsız olarak Kuzey Irak’a 50 bin kişilik askerle girmesi ve burayı kontrol altına almasıydı. Kıvrıkoğlu, “Birinci Körfez Savaşı’ndan zararımız 30-40 milyon dolar. Yeni bir savaş istemiyoruz.” diyordu.

Ama, Ağustos 2002’de ordunun komuta kademesinde yaşanan değişiklik ve 3 Kasım 2002 seçimleriyle yeni bir dönem başladı. Ağustosta Orgeneral Hilmi Özkök Genelkurmay Başkanı, Orgeneral Yaşar Büyükanıt 2. Başkan olurken kasımda AK Parti iktidara geldi. Böylece Türkiye’nin ABD’yi beklemeden tek taraflı olarak Irak’a girme projesi rafa kalktı. Orgeneral Hilmi Özkök ve Orgeneral Yaşar Büyükanıt, Irak savaşında ABD ile birlikte hareket etme politikasını uyguladılar. Her ikisinin de isteği Kuzey cephesinin açılması, Türk askeri ile Amerikan askerinin Irak’a birlikte girmesiydi. Böylece Kuzey Irak, Türk askerinin ve bir Türk komutanın kontrolünde olacaktı.

Aslında ABD’nin savaş planında Türk askerinin de Irak’a girmesi hiç yoktu. Kuzey cephesinden sadece Amerikan askeri girecekti. Ama Özkök ve Büyükanıt, bunu müzakerelerde ABD’ye kabul ettirdiler. Nitekim ABD ile tezkere görüşmelerini yürüten Türk heyetinin başkanı Büyükelçi Deniz Bölükbaşı, 27 Mayıs 2003 günü Habertürk kanalında bunu şu sözlerle ifade etti: “Müzakereleri başından sonuna Genelkurmay Başkanlığı ile birlikte yürüttük. Varılan mutabakatları Genelkurmay başkanı ve ikinci başkanın onayından sonra sonuçlandırdık. Genelkurmay ikinci başkanının en ufak bir tereddüdü yoktu. Genelkurmay tamamen tatmin olmuştu. Hiçbir açık nokta kalmamıştı… Komutanlar, askerî harekât metinleri ile her bakımdan mutabıktılar. Eğer öyle olmasa biz o müzakereleri sonuçlandıramazdık zaten.”

Gerek Özkök, gerekse Büyükanıt, Orgeneral Kıvrıkoğlu’nun aksine hem Süleymaniye baskını öncesinde hem de baskın sonrasında ABD’yi ziyaret etti. Her ikisi de Süleymaniye krizine rağmen Türkiye’nin ABD ile askerî müttefiklik ilişkisine çok kuvvetli vurgular yaptı. 1 Mart tezkeresinin Meclis’te reddedilmesinden sonra Kuzey Irak’taki Türk özel timleri ile Amerikan askerlerinin karşı karşıya geleceği riskini ilk dile getiren kişi de Orgeneral Özkök oldu. Tezkerenin reddinden dört gün sonra 5 Mart 2003 günü Genelkurmay karargâhında gazetecilere şu açıklamayı yaptı: “Türkiye iyi ile kötü arasında değil, kötü ile daha kötü arasında tercih yapmak durumundadır… Türkiye savaşı tek başına önleme imkân ve yeteneğine sahip değildir. Savaş çıkarsa ne yapacağımızı hesaplamamız gerekirdi. Hiç katılmamakla savaşın aynı zararını göreceğiz. Fakat zararımızın telafi edilmesi ve savaş sonrasında söz sahibi olmamız asla mümkün olmayacaktır… Dileğim, savaştan kaçınmak için seçtiğimiz hareket tarzının (tezkerinin reddinin), bizi savaşanları da karşımıza alarak bazı hareketler yapmak zorunda bırakmamasıdır…”

TARİH: 22 NİSAN 2003; YER: KERKÜK

48 yıllık askerî kariyerinde yedi yıllık da çeşitli NATO görevleri olan Orgeneral Özkök’ün bu öngörüleri doğru çıktı. Türkiye’nin “önleyemediği” savaş, onun bu sözlerinden 15 gün sonra başladı. 20 gün süren savaşın 9 Nisan 2003’te Bağdat’ın düşmesiyle bitmesinden sadece iki hafta sonra, Erbil’deki Türk özel timi Amerikan askeri ile karşı karşıya geldi. Erbil’deki Türk özel kuvvetler timi, 22 Nisan günü Kerkük’e giden bir insanî yardım konvoyuna eşlik ediyordu. İki arabada Türk timine mensup altı subay ve astsubay, tercümanlık görevi yapan üç peşmerge ve üç Türkmen vardı. Kürt gruplar, Bağdat’ın düşmesinin ertesi günü Kerkük’e girmiş, olaylar başgöstermişti. Kerkük’teki Türkmenler zor durumdaydı. Konvoy’da gıda, ilaç gibi malzemeler vardı.

Sivil kıyafetli Türk timi Kerkük girişinde Amerikan askerince durduruldu. O gün neler yaşandığı, iki gün sonra Amerikan Time dergisine yansıdı. Türk timini durduran kişi, 2,5 ay sonra Süleymaniye baskınını yapacak olan Albay William Mayville’den başkası değildi. Albay Mayville, Kerkük’ü kontrol altına alan 173. Hava İndirme Tümenine dâhil 3. Tugay’ın komutanıydı. Bu tümenin özelliği Amerikan özel kuvvetlerinin bir parçası olmasıydı. Eğer 1 Mart tezkeresi Meclis’ten geçse, Mayville ve askerleri Türkiye üzerinden giriş yapacaktı, tezkere reddedilince uçaklardan paraşütle atlamışlardı. Time dergisi muhabirine röportaj veren Mayville şöyle diyordu: “Türk askerlerini Kerkük’teki Irak Türkmen cephesine silah taşırken yakaladık. Onlar buraya temiz bir kalple gelmediler. Hedefleri Kerkük’e büyük bir Türk barış gücü gelmesini gerektirecek ortamı oluşturmak. İlk konvoyda gerçekten insanî yardım malzemeleri vardı. Ama bu konvoylar tekrarlandıkça para ve silah getirdiklerinden kuşkulandık.”

Olayın hemen ardından Silopi’deki Türk Özel Kuvvetler Tugayı Komutanı Tuğgeneral Abdullah Kılıçarslan, gözaltındaki askerî personeli almak üzere Kerkük’e helikopterle gidiyor, ancak Mayville Kılıçarslan ile kendisi görüşmüyor, bir binbaşıyı gönderiyor. Kılıçarslan Amerikalı binbaşı ile görüşmeyi reddedip geri dönüyor. Bunun üzerine Albay Naci Özdemir Kerkük’e gidiyor, Mayville ile aralarında sert bir tartışma yaşanıyor. Çünkü Albay Mayville, artık kendisini normal bir albay olarak değil, Kerkük’ün patronu olarak görüyordu. Nitekim bir gün Kerkük’te valilik çıkışı valiyle mi görüştüğünü soran gazeteciye, “Buranın valisi benim.” cevabını vermişti.

Time muhabirine, iki gün tutulan Türk timinin ertesi günü Türkiye’ye döndüğünü, sınıra kadar kendilerine Amerikan askerinin eşlik ettiğini belirten Mayville, timdeki silahları AK-47 kalaşnikof makinalı tüfek, M4, el bombaları, çelik yelek ve gece görüş dürbünü olarak sayıyordu. Türk timi “silahlar bizim” demişti. Time dergisine göre, Amerikan askerinin o gün gözaltına aldığı kişi sayısı 23’tü. Bunların 12’si Türk timine mensuptu, diğerleri onlara yardımcı olan sivil kişilerdi.

Irak’ın işgalinden sadece 15 gün sonra meydana gelen bu olay, aslında 2,5 ay sonraki Süleymaniye baskınının da ayak sesleriydi. Çünkü Türkiye savaşa katılmadığı için artık “resmen” Kuzey Irak’ta olmayacaktı; ama “fiilen” olmaya devam ediyordu. Olmaması mümkün değildi. Nitekim Süleymaniye baskını, Kerkük’te yaşanan olayın hemen hemen benzeriydi. İki olayın tek farkı, Kerkük’te alıkonulan Türk timinin iki gün gözaltında tutulup Silopi’ye gönderilmesi, buna karşılık Süleymaniye’deki timin sorgulanmak üzere Bağdat’a götürülmesiydi. Üstelik her iki olayda da, Amerikan tarafının argümanları hemen hemen aynıydı.

ORGENERAL JONES’UN TALEBİ

Örneğin, Amerikan New York Times gazetesi, Süleymaniye baskınından dört gün sonra sıcağı sıcağına yayımladığı haberde, “Baskın olayı, Türk kuvvetlerinin Kuzey Irak’taki rolünden dolayı ABD’nin duyduğu sıkıntının artması çerçevesinde gelişti.” demekteydi. Çünkü, Türk askerleri Amerikan liderliğindeki ittifakın bir parçası ve ABD’nin emirlerine bağlı değildi. Gazeteye konuşan ABD Savunma Bakanlığı yetkilisi şöyle diyor: “Orada olmak için hangi yasal amaçları var bilmiyorum. Eğer varsa neden bölgedeki koalisyon güçleriyle koordinasyon içinde değiller? Orada ne yaptıklarını, neden orada bulunduklarını ve uygunsuz bir şey planlayıp planlamadıklarını tesbite çalışıyoruz.”

Yine İngiliz The Guardian gazetesi, aynı gün yayımladığı haberde şu bilgilere yer veriyordu: “ABD askerleri Türk irtibat bürosunda 15 kilo patlayıcı, sniper (keskin nişancı) tüfekleri, el bombaları ve Kerkük haritası ele geçirdi. Haritada Kerkük valilik binasının çevresindeki bazı hükümet binaları daire içine alınarak işaretlenmişti. Bir Kürt istihbarat yetkilisi, Türk askerlerinin iki ay önce seçilen Kerkük’ün Kürt valisi Abdurrahman Mustafa’ya yönelik bir suikast planı hazırladığını iddia etti.”

Süleymaniye’deki Türk timinin karargâhında çeşitli silahlar bulunduğu Türk tarafınca da kabul edilmiş durumda. Baskından iki gün sonra, Süleymaniye’ye gidip inceleme yapan Türk heyeti temsilcisi Hidayet Eriş’in verdiği bilgiye göre binada askerî uydu sistemi, 30’a yakın M-16 ve AK-47 tipi silah vardı. (Baskın sırasında bu uydu sistemi tahrip oldu ve bu silahlar kayboldu. Muhtemelen silahlar Amerikan askerlerince alındı.) Ama Türk tarafı, bir özel kuvvet timinde, üstelik de Kuzey Irak’ta PKK terör unsurlarını gözleyen bir timde bu silahların varlığını olağan olarak nitelendiriyor.

Baskın olayının odak noktalarından biri de şu: “Türk timinin Kerkük valisine ya da PKK dışındaki başka bir hedefe yönelik somut bir suikast planı var mıydı?” ABD ile yürütülen bütün görüşmelerde Türk tarafı bu suçlamayı reddetmiş durumda. Ama Amerikan tarafı, Süleymaniye’deki Türk timinin olağandışı bazı faaliyetlerde bulunduğunda ısrarlı. Nitekim, ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in Başkan Bush adına Başbakan Tayyip Erdoğan’a gönderdiği 14 Temmuz 2003 tarihli mektupta da şöyle deniliyor: “Umarım, gerçekleri araştıran ortak komisyonun çabaları, bizim asker ve subaylarımızın Süleymaniye’deki tesise baskın yapmak için haklı ve acil nedenleri bulunduğu yolunda size güven kazandıracaktır. Bizim askerî güçlerimizin süratle hareket etmesinin temeli, bir suikast tehdidi ve koalisyona karşı eylemlerin hızla istikrarsızlık yaratıcı sonuçları olabileceğiydi. Ayrıca hiç beklenmedik bir şekilde, çok sayıda silah, patlayıcı maddeler, detonatörler ve zamanlama aletlerinin gözaltına alınan üniformasız personel ile birlikte ele geçirilmesi, mevcut kuşkularımızı daha da artırdı. Bizim anlayışımıza göre, ele geçirilen cihazların çoğu Türk güçlerinin genelde kullandığı türden değildi… Bizim askerî güçlerimiz harekete geçti, çünkü gözaltına alınanlardan bazılarının Kuzey Irak’taki koalisyon faaliyetlerine karşı komplo içinde bulunduğuna yönelik zamana duyarlı bilgilerimiz vardı.” Rumsfeld’in sözünü ettiği Türk-Amerikan ortak komisyonu çalışmalarını tamamladığında, yine taraflar arasında net bir mutabakat söz konusu olmadı. Nitekim raporda, “Türk tarafı, Kuzey Irak’ta Türk personelin rapor edilen faaliyetleriyle ilgili ABD kaygılarını not etmiştir.” cümlesi yer aldı. ABD tarafının sözünü ettiği, “zamana duyarlı istihbarat” Türkiye tarafından kabul edilmedi, tesisteki silah ve patlayıcılar da tek başına bir suikast teşebbüsü olarak algılanmadı. Yani örneğin Türk timi fiilen böyle bir suikast teşebbüsündeyken yakalanmadı. Aslında Süleymaniye baskınının şifrelerinden biri New York Times’e konuşan Pentagon yetkilisinin sözlerinde gizli. “Türk timlerinin Kuzey Irak’ta olması için hangi yasal amaçları var?” diyor bu yetkili. Nitekim baskın olayından sonra da Türk özel kuvvet timlerinin bölgeden çekilmesi için ABD’den talep geldi.

Irak’ın işgalinden sonra istikrarı daha hızlı sağlamak isteyen ve Türk askerine de ihtiyaç duyan ABD’nin isteği, Türk askerinin Ambar bölgesine konuşlanması ve burada güvenliği sağlamasıydı. Bu konuyu görüşmek üzere 3 Eylül 2003 günü Ankara’ya gelen Amerikalı komutan Orgeneral James Jones, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’e şunları söyledi: “Türkiye istikrar için Irak’a gelecek ve görev üstlenecek. Ama kuzeydeki Türk özel kuvvetlerinin varlığı bölge halkı tarafından bir istikrarsızlık unsuru, kendilerine yönelik bir tehdit olarak görülüyor. Acaba Türk askerinin Irak’ta resmen görev üstlenmesiyle birlikte Kuzey Irak’taki Türk özel timleri de geri çekilebilir miydi?”

Doğal olarak bu öneri Genelkurmay’da kabul görmedi. 7 Ekim 2003 günü Türkiye’nin Irak’a barış gücü askeri göndermesine imkân tanıyan tezkere Meclis’ten geçti. Ama Irak’ta yönetimi ellerinde bulunduran Şiiler de Kürt gruplarla birlikte, “Türk askeri istemiyoruz.” dedi. Böylece Türk askerinin Irak’a gidişi mümkün olmadı ve Kuzeydeki Türk özel kuvvetleri varlığını sürdürdü. Muhtemelen Türk askeri barış gücü olarak Irak’a gitse bile Genelkurmay Kuzey’deki Türk timlerini yine de geri çekmeyecekti.

TUĞGENERAL HABİL KÜÇÜK OLAYI

Bu yılın şubat ayında Süleymaniye baskınıyla ilgili olarak bir de şu soru ortaya atıldı. “Baskın kararını veren ve uygulayan üç Amerikalı komutan terfi ettiği halde, baskına uğrayan Türk özel kuvvetlerinin başındaki üç general neden emekli oldu?” Bu sorudan çıkan sonuç şu: Amerikalı komutanlar terfi ettiğine ve Türk komutanlar emekli olduğuna göre, demek ki kusurlu taraf Türk timiydi. Soruyu ortaya atan kişi, 1 Mart tezkeresi etrafında gelişen olayları “Tezkere” isimli kitabında anlatan Radikal Gazetesi Ankara Temsilcisi Murat Yetkin. Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök de bir gün sonra (21 Şubat 2007) Yetkin’in yazısını köşesine taşıyıp aynı soruyu sordu.

Gerçekten de, ABD’li söz konusu üç komutan terfi etti. Baskını gerçekleştiren Albay William Mayville, şimdi tuğgeneral rütbesiyle Afganistan’daki ABD kuvvetlerinin kurmay başkanlarından biri. Üstelik Mayville, Irak’taki Amerikan askerlerine Maraş dondurması satmak üzere giden bir Türk işadamına, “İki sene sonra emekli olacağım, eğer bana bayilik verirsen New York’ta cafe açıp Maraş dondurması satarım.” demesine rağmen terfi aldı. O dönem tuğgeneral rütbesiyle Mayville’in komutanı olan Raymond Odierno, şimdi korgeneral rütbesiyle ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Peter Pace’in yardımcılarından biri. Yine o tarihte Irak’ta Musul bölgesinde tümen komutanı olan David Petreaus, terfi ederek Irak’taki ABD kuvvetlerinin komutanı oldu.

Buna karşılık Türk tarafına bakarsak; olay meydana geldiği sırada Özel Kuvvetler Komutanı olan Tümgeneral Sadık Ercan, baskın olayından bir ay sonra, bu görevinden alınıp İstanbul’daki Milli Güvenlik Akademisi Komutanlığı’na; yardımcısı Tuğgeneral Abdullah Kılıçarslan da Malatya’daki 2. Ordu Harekât Başkanlığı’na atandı. 2004 yılında da ikisi birden emekliye sevk edildi.

Gerelkurmay hiyerarşisinde Özel Kuvvetler Komutanlığı, Genelkurmay Harekât Başkanı Korgeneral Köksal Karabay’a bağlıydı. Karabay, 2000 yılından beri üç yıldır bu görevi yürütüyordu ve 2003’te orgeneralliğe terfi etmesi bekleniyordu. Ancak Karabay terfi ettirilmedi, korgeneral rütbesiyle İstanbul’daki 3. Kolordu Komutanlığı’na atandı. 2004 yılında ise yine terfi ettirilmedi ve Harp Akademileri Komutan Yardımcılığı görevine atandı. Bunun üzerine Karabay istifa ederek ordudan ayrıldı. Oysa Karabay, gelecekte Genelkurmay Başkanı olabilme şansına sahip bir komutandı.

Peki, üç Türk generalin emekli edilmesinde temel sebep Süleymaniye olayı mıydı? Yaptığımız araştırmaya göre, Özel Kuvvetler Komutanı Tümgeneral Sadık Ercan ve yardımcısı Tuğgeneral Abdullah Kılıçarslan’ın emekliliklerindeki temel gerekçe Süleymaniye olayı. Burada hemen, “Eğer öyle olsa neden olaydan hemen sonra emekli edilmediler de 2004 yılı beklendi?” sorusu akla gelebilir. Bir uzman bu soruya şu cevabı veriyor: “Mesela 1991’de zamanın Genelkurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş ve kuvvet komutanları İstanbul’daki 26. Zırhlı Tugay’ı denetlemeye gittiklerinde yemeklerine ve kahvelerine zehir konuldu. Komutanlar yemeğe kalmadıkları için kıl payı kurtuldu. Tugayın komutanı Tuğgeneral Habil Küçük, o sene hemen emekli edilmedi. Önce İstanbul’daki 1. Ordu Kurmay Başkanlığı görevine verildi. Ama sonraki yıllarda asla tümgeneral olamadı ve emekliye sevk edildi. Yine halen 3. Ordu Komutanı olan Orgeneral İsmail Koçman, albay iken İzmit’te komutanı olduğu birliğin cephaneliğine bir baskın oldu. Olayın ardından Koçman’ın terfisi birkaç yıl gecikti ve Koçman devre arkadaşlarının çok gerisine düştü.”

Nitekim özel kuvvetlerin tarihine bakıldığında, Sadık Ercan dışında iki yıllık görev süresini bitirmediği halde görevden alınan bir komutan yok. Özel Kuvvetler Komutanlığı yapıp da korgeneral rütbesine terfi edemeyen komutan sayısı ise sadece bir. Dolayısıyla Tümgeneral Sadık Ercan’ın bu göreve 2002 yılında getirildiği halde, Ağustos 2003’te görevden alınması normal değil. Bu gibi olaylarda komutanlar emekliye sevk edildiğinde, sivil hayatta olduğu gibi doğrudan bir suç veya kusurları olması gerekmiyor. Askerî disiplin içinde, “Birliğin her şeyinden komutan sorumludur.” ilkesi uygulanıyor. Dolayısıyla sebebi her ne olursa olsun, Süleymaniye olayının sadece gerçekleşmiş olması söz konusu iki komutanın emekli edilmesine yol açtı.

Edindiğimiz bilgilere göre, Tümgeneral Sadık Ercan ve yardımcısı Tuğgeneral Abdullah Kılıçarslan’ın görevden alınmasında, Süleymaniye’deki baskın haberinin Ankara’ya bir saat gecikmeyle gelmesi ana unsurlardan biri. Nitekim bir emekli komutan, “Olay üst makamlara ne kadar zamanda iletilmiştir? Zincirde aksama var mıdır?” diyor. O gün baskın olayından ilk haberi olan kişi Tuğgeneral Kılıçarslan. Çünkü Kılıçarslan, ana karargâhı Ankara’da olan özel kuvvetler komutan yardımcısı sıfatını taşımasına rağmen, aynı zamanda Irak sınırındaki Silopi’de bulunan Özel Kuvvetler Tugayı’nın komutanı. Irak’taki bütün özel kuvvet birimleri bu tugaya bağlı olarak çalışıyor. Burası, aynı zamanda Özel Kuvvetler Hac Konaklama tesisleri diye geçiyor. Osmanlı döneminde kara yoluyla hacca gidenler burada konakladıklarından ismi o şekilde kalmış. Tesis özel kuvvetlere verildiğinde de ismi değişmemiş.

Kendisi de beş yıl Kuzey Irak’ta görev yapmış bir asker olan Tuğgeneral Kılıçarslan, baskın haberini alınca bir üst komutanı olan Ankara’daki Tümgeneral Sadık Ercan’ı bilgilendiriyor. Bu bilgi üçüncü komutan olan Genelkurmay Harekât Başkanı Korgeneral Köksal Karabay’ın önüne gelene kadar geçen süre yaklaşık bir saat. Genelkurmay’da rahatsızlık uyandıran bir diğer nokta, Türk timi gözaltına alınıp Kerkük’e, oradan Bağdat’a götürülene kadarki süreçte, askerlerimizin serbest kalmasını sağlayacak bir çözümün üretilmemiş olması. Yani olay Ankara’ki üst makamlara intikal ettiği zaman her şey olup bitmişti.

KARABAY NEDEN EMEKLİ EDİLDİ?

Tümgeneral Ercan ve Tuğgeneral Kılıçarslan’ın emekli edilmelerinde Süleymaniye gerekçesi bu kadar belirginken, Korgeneral Köksal Karabay’ın emekliliğinde Süleymaniye olayının daha ziyade “biçimsel” bir sebebi oluşturduğu belirtiliyor. Karabay’ın emekli edilmesinde bazı “özel” nedenlerin daha ağır bastığı vurgulanıyor. Bir kere Karabay, dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’ten çok, ondan önceki Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu tarafından tercih edilen bir komutan. Zaten onu Genelkurmay Harekât Başkanlığı görevine getiren kişi Kıvrıkoğlu. Nitekim, Karabay da Özkök ile ilişkilerinin pek de iyi olmadığını, “Fikren uyuşmuyorduk.” sözleriyle açıkladı.

Öte yandan, Yüksek Askerî Şûra çalışmaları öncesinde Ankara’da ortaya atılan, “Karabay’ın oğlu Irak’ta Amerikalılarla birlikte iş yapıyor.” dedikoduları üst düzey komutanlara kadar ulaşmıştı. Örneğin Süleymaniye baskınını “Çuvallayan İttifak” kitabında anlatan gazeteci Turan Yavuz, şu iddiayı öne sürüyor: “Süleymaniye olayı sonrasında emekli edilen TSK’dan bir komutanın yetişkin oğlu da o gün irtibat bürosundaydı. Pet holding ile Talabani arasında Kuzey Irak’ta petrol arama ve çıkarma lisansı üzerinde görüşmelerde bulunmuştu. Ancak baskından birkaç saat önce binayı terk etmişti.” Bu satırları okuyanların aklına yine Köksal Karabay’ın oğlu Bahadır Karabay geliyordu. Ama Korgeneral Karabay, oğluyla ilgili bu iddiaları reddediyor.

İNCİRLİK’TE “GÖZALTI” SENARYOSU

Bütün bu bilgiler bir yana, emekli bir komutan, üç generalin emekliliğinde de Süleymaniye baskınının rol oynamadığını öne sürüyor: “Silahlı kuvvetlerimiz bu olayda direniş göstermeyen timin hareketini tasvip etmekte midir? Cevap evet ise emekli edilenlerin emeklilik nedenlerini başka yerde arayın. Komuta zinciri içinde yer alanlardan Genelkurmay Plan Harekât Daire Başkanı olan generalimiz (Tümgeneral Bekir Kalyoncu) terfi etmiş ve (Köksal Karabay’ın yerine) Genelkurmay Harekat Başkanı olmuştur. Yani terfilerde bu olay, bana göre neden olmamıştır.”

Gerçekten de Tümgeneral Bekir Kalyoncu o tarihte Korgeneral Köksal Karabay’ın altındaki birimlerden biri olan Plan Dairesi’nin başkanıydı. Kalyoncu emekli edilmediği gibi, 2005’te korgeneralliğe terfi ederek Genelkurmay Harekât Başkanı oldu. Tümgeneral Kalyoncu, Irak savaşı sürecinde 6 Ocak 2003 günü TBMM’de milletvekillerine verilen bir brifingde, “Musul ve Kerkük bizim Misak-ı Millî sınırlarımız içindedir.” demişti. Bazı milletvekilleri şaşkınlıkla “Yanlış duymadık değil mi?” deyince Kalyoncu, “Hayır, yanlış duymadınız. Musul ve Kerkük bizim Misak-ı Millî sınırlarımız içindedir.” sözlerini kullanmıştı. Aynı brifingde Kalyoncu, “ABD bize aba altından sopa gösteriyor. Meclis, Irak’a asker konusunda bir karar vermeli.” ifadesini de kullanmıştı.

Bir emekli komutan, baskın olayının meydana geldiği 4 Temmuz’u takip eden 48 saat içinde ABD’de resmî tatil olduğu için hiçbir üst düzey yetkiliye ulaşılamayınca, Genelkurmay karargâhında neler yaşandığı hakkında önemli bir bilgiyi aktarıyor. Orgeneral Hilmi Özkök baskını izleyen iki günde Amerikalı muhataplarından hiçbir sağlıklı cevap alamayınca, gerginliğin doruğa çıktığı o atmosferde Genelkurmay’da çeşitli senaryolar konuşuluyor.

Bunlardan biri, Adana’daki İncirlik üssünde görevli aynı sayıda Amerikan askerine aynı şekilde gözaltı muamelesi yapılması. Hatta bu senaryo, krizin sıcak saatlerinde bir araya gelen Genelkurmay Başkanı Özkök ile Başbakan Tayyip Erdoğan’ın görüşmesinde de gündeme geliyor. Ancak Erdoğan’ın ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney ile yaptığı görüşmeden sonra 57 saat gözaltında kalan Türk askerleri serbest bırakılınca bu senaryoya ve diğer seçeneklere ihtiyaç kalmıyor.

YENİ BİR TÜRK MUKAVEMET TEŞKİLATI MI?

Denebilir ki, gerek 1 Mart tezkeresinin görüşülmesi sürecinde, gerekse Süleymaniye baskını olayında, Türkiye’nin halen Misak-ı Millî sınarları içinde saydığı Musul ve Kerkük en önemli etkenlerden biriydi. Nitekim tezkere reddedildikten sonra Başbakan Abdullah Gül, “Eğer Musul ve Kerkük konusundaki taleplerimiz kabul edilmiş olsaydı, tezkere Meclis’ten geçerdi.” diyecekti. Türkiye’nin taleplerinden biri, bu iki şehirde savaştan sonra meydana gelebilecek olaylara Amerikan askeri ile Türk askerinin birlikte müdahale etmesiydi. Amerikan tarafı müzakerelerde bunu kabul etmedi. Yine örneğin, Selahaddin kentinde kurulan Irak muhalefeti İcra Komitesi’ne Türkiye’nin beklentisi doğrultusunda Türkmen üye alınmadı.

Oysa, Musul ve Kerkük’ün Türkiye açısından anlamı yıllardır Amerikalılarca da yakından bilinmekteydi. Örneğin CIA eski başkanlarından James Woolsey, Kasım 2001’de Washington Post gazetesindeki makalesinde, “Irak’a müdahale Türkiye’nin desteğiyle yapılmalı ve karşılığında Musul Türkiye’ye verilmeli.” diyordu. New York Times köşe yazarı William Safire de, 1994’te ölen ABD eski başkanı Richard Nixon ile öbür dünyadan yaptığı hayali röportajda, Irak savaşına ABD ile birlikte girecek Türkiye’ye Musul ve Kerkük’ün verilmesi gerektiğini yazdı.

Ama savaş sürecinde ABD ile Türkiye arasında Musul-Kerkük konusu sallantıda kaldı. Doğal olarak Türkiye boş durmadı. Ankara’da konuşulanlara göre, Türkiye tıpkı 1960’larda Kıbrıs’ta kurulan ‘Türk Mukavemet Teşkilatı’na (TMT) benzer bir yapıyı Kerkük’te kurdu. Bu yapının temel amaçlarından biri Türkmen topluluğunun varlığına yönelik saldırılar karşısında direniş kabiliyeti gösterebilmesi. Nitekim, Kıbrıs’ta Rumların Kıbrıslı Türklere yönelik saldırılarında en büyük direnişi TMT yaptı. Bu teşkilat aynı zamanda 1974’teki Kıbrıs Barış Harekâtı’nın alt yapısını hazırladı. Musul ve Kerkük’teki bu çalışmanın bir diğer amacı, Kürt grupların bu iki şehirdeki nüfus dengesini bozma girişimlerini önlemek.

ÖZEL İSTİHBARATÇILAR ALTI YIL BİRLİKTE ÇALIŞTI

Aslında Türk istihbarat birimleri ile Amerikan istihbarat kuruluşlarının Kuzey Irak’taki müşterek çalışmaları 1990’lara dayanıyor. Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Özel İstihbarat Dairesi Başkanlığı yapmış olan Yavuz Ataç, 13 Eylül 2004 tarihli Aksiyon’da yayımlanan röportajında bunu şöyle dile getirmişti: “Birinci Körfez Savaşı’nda (1991) Kuzey Irak’ta görevim, müttefiklerimizin Irak’taki operasyonlarının Türkiye üzerinden yürütülen kısımlarını koordine etmekti. Amerikalıların yürüttükleri istihbarat operasyonlarında irtibat noktalarına tayin edildim. Biz de millî politikalarımız çerçevesinde yardım ediyor ya da etmiyorduk. Kuzey Irak’taki tüm görüşmeler bizim gözetimimizde olurdu. Amerikalıları pek rahat ettirmedik yani…”

1991-95 döneminde ABD, Irak’taki muhalefeti örgütleyerek Saddam Hüseyin’e karşı bir darbe planı hazırladı. Bu çerçevede Türkiye üzerinden Irak’a giren yüzlerce CIA elemanı görev aldı. Ancak, 5 Mart 1995 günü Iraklı Kürtlerin Saddam güçlerine saldırması ile başlaması planlanan bu darbe teşebbüsü başarısız oldu. Hatta bu yıllarda Kuzey Irak’ta görev yapan CIA görevlisi Robert Bear, “See No Evil” adıyla bir kitap yazdı. Kitap, “Görmedim, Duymadım, Bilmiyorum” ismiyle Türkçeye de çevrildi. Yavuz Ataç o süreçte, ABD’nin Kuzey Irak’tan Türkiye’ye gelen mülteciler arasından kendilerine hizmet edecek olanlara İspanyol vatandaşlığı garanti ettiğini, 10 bin Kürt peşmergesini Guam adasına götürdüğünü belirtiyor.

Ancak sonraki yıllarda Kuzey Irak’taki faaliyet sorumluluğu, MİT’ten Genelkurmay’a geçiyor. Tuğgeneral rütbesinde olduğu 1985’ten itibaren Genelkurmay Muhabere Bilgi Sistemleri başkanlığında çalışan; 1991’de korgeneral iken bu birime başkanlık yapan ve 1996-97 döneminde Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri başyardımcısı olarak görev yapan emekli Orgeneral Necdet Timur’un bir sohbette, “Kuzey Irak, 1997’ye kadar MİT’in görev alanıydı. 1997’den itibaren asker devraldı.” dediği biliniyor.

TEZKERE ALEYHİNE 30 OY TOPLAYAN BAKAN

1 Mart tezkeresinin Meclis’teki görüşmeleri öncesinde çok ilginç gelişmeler yaşandı. AK Parti’deki direnişin öncülüğünü bazı bakanlar yapıyordu. Bir süre önce Ankara’da görüştüğümüz bir bakan, o günlerde yaşananları anlatırken aynen şunları söyledi: “Tezkerenin geçmemesi için ben de çalıştım. Herhalde 30 milletvekilini ikna etmişimdir!” Bu bakan neden tezkere aleyhine çalıştığını anlatırken şu gerekçeyi öne sürmekteydi: “Madem Amerika sadece Irak’a girecekti, neden Türkiye’ye 62 bin asker konuşlandırıyordu? O kadar liman yetmedi bir de Samsun ve Trabzon limanını neden istedi? Bu iki limanın Irak savaşı ile ne ilgisi var? Tezkere reddedilmese Amerikalıları Türkiye’den sökmemiz mümkün değildi. Harekât sırası İran ve Suriye’ye gelecekti.”

Tezkere oylaması öncesinde söz konusu bakan ile Başbakan Erdoğan arasında Meclis’te bir tartışma yaşanıyor. Erdoğan siyasi yasağı sebebiyle milletvekili seçilmediği için sadece parti genel başkanı sıfatı vardı. Başbakan Abdullah Gül’dü, ama tezkerenin geçmesi sorumluluğu parti genel başkanı olarak daha ziyade Erdoğan’daydı. Erdoğan, tezkerenin reddedilmesi çabalarını AK Parti’yi bölmeye yönelik bir girişim olarak değerlendiriyordu. O süreçte bir gün bu bakanı Meclis’te kolundan tutup odasına götürüyor ve “Partimi parçalıyorlar, sen de bu işe alet oluyorsun.” diyor. Başbakan Abdullah Gül de o süreçte çok sıkıntılı günler yaşadı. Bir AK Parti yetkilisi, “Abdullah Gül, tezkerenin oylanacağı günün gecesi sabaha kadar uyumadı. Evinde ayakta dolaşıp durdu. Saçlarına beyazlar ilk o gece düştü!” diyor.

Aslında tezkere görüşmelerinin ilk sürecinde ABD talepleri arasında Trabzon ve Samsun limanları yoktu. İstenen sadece Mersin ve İskenderun limanlarıydı. Sonradan Trabzon, Samsun ve İzmir limanları da ilave edildi. Aynı şekilde başlangıçta istenen havaalanları sadece İncirlik, Afyon, Diyarbakır ve Antalya’ydı. Sonradan havalanları sayısı da 14’e çıkarıldı. İstenen yeni hava alanları arasında Batman, İstanbul Sabiha Gökçen, Muş, Balıkesir, Konya, Van, Erzurum, Erzincan, Çiğli vardı. Aynı şekilde Türkiye’ye gelecek Amerikan uçağı sayısı başta 233 olarak belirtilmişken bu sayı 250’ye çıkarıldı. Türkiye’ye konuşlanacak Amerikan askeri sayısı da ilk önce 40 bin olarak düşünülmüş, sonra 80 bine çıkmış, müzakerelerle 62 bine inmişti.

İlginç olan tezkere öncesinde CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın Tayyip Erdoğan’a, “60 bin Amerikan askeri ne zaman Türkiye’den çıkacak?” sorusunu yöneltmesi ve Erdoğan’ın “Vallahi ben de bilmiyorum.” cevabını vermesiydi. Konuyla ilgili olarak Dışişleri Bakanlığı bürokratlarının yaptığı değerlendirmede de şöyle deniliyordu: “Burada söz konusu olan, Cumhuriyet tarihimizde görülmemiş büyüklükteki bir yabancı kuvvetin ülkemize kabul edilip edilmeyeceğidir… ABD, bir anlamda açık çek istemektedir. Bu açık çek, Türkiye’yi Kuveyt’in konumuna indirgeyecektir… Ülkemizde artan ABD mevcudiyeti, ABD’nin Ortadoğu’nun yeniden yapılandırılması projesiyle bağlantılı olarak sürekli bir nitelik taşıyabilecektir.”

Şüphesiz tezkerenin reddedilmesinde başka faktörler de etkili oldu. CHP’liler de aktifti. Bir CHP milletvekili Meclis kürsüsünden AK Partililere, “ABD’den değil, Allah’tan korkun.” diyordu. Bir AK Partili milletvekili ise rüyasında kefenleri içinde kendisinden hesap soran Iraklıları gördüğünden bahsediyordu.

Tezkerenin geçmesini Kuzey Irak’taki Kürt gruplar da istemiyordu. Örneğin, 1991’deki Birinci Körfez Savaşı’nda Saddam Hüseyin’den kaçarak Türkiye’ye sığınan kişilerden biri olan KDP yöneticisi Sami Abdurrahman, “Türk askeri Saddam’dan daha büyük tehlike.” diyordu. Irak’taki tepkiler tezkerenin reddinden sonra bile sürdü. 3 Mart günü Erbil’de toplanan 50 bin gösterici, “Kürdistan Türkiye’ye mezar olacak.” diye slogan attı. Felluce Belediye Başkanı, “Irak’a Türk askeri çağırmak, ABD’lilerin Iraklıları cezalandırması anlamına gelecektir.” diyordu.

1 Mart tezkeresi reddedildi; ama pek çok Amerikan özel kuvveti, askerî araç ve malzeme geçişine izin verildi. Türkiye savaşın başladığı gün hava sahasını ABD savaş uçaklarına açtı. Büyükelçi Deniz Bölükbaşı’nın açıklamasına göre, harekâtın sadece ilk günü Türkiye üzerinden Irak’a 145 füze fırlatıldı. Türk hava sahası, savaşın birinci günü, ilk kullanılan hava sahası oldu. İlk bir hafta on gün yoğun bombardıman için Türk hava sahası kullanıldı.

ASKER RAHATSIZ MANŞETİNİN PERDE ARKASI

Amerika ile yürütülen tezkere görüşmeleri, Genelkurmay’ın istediği biçimde sonuçlanmasına rağmen, tezkerenin TBMM’de hangi faktörlerden dolayı geçmediği sorusu bugün hâlâ tartışılıyor. Kimileri Meclis Başkanı Bülent Arınç’ı sorumlu tutarken, o süreçte tezkere için defalarca Türkiye’ye gelen ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz, “Türk Silahlı Kuvvetleri, tezkerenin Meclis’ten geçmesi için gereken liderlik rolünü yeterince yerine getirmedi.” iddiasını ortaya attı. Nitekim Süleymaniye baskını Wolfowitz’in bu öfkesine bağlandı. “Çuval emrini Wolfowitz verdi.” inancı giderek yaygınlaştı.

Tezkere görüşmeleri sürecinde yaşanan en ilginç olaylardan biri Milliyet gazetesinin 26 Şubat 2003 günü “Asker rahatsız” manşetiyle çıkmasıydı. Fikret Bila’nın imzasını taşıyan habere göre üst düzey bir askerî komutan, “Tezkere bu haliyle çıkmazsa daha iyi.” demişti. Bu komutan, Orgeneral Hilmi Özkök veya Orgeneral Yaşar Büyükanıt olamazdı. Çünkü tezkere görüşmelerini yürüten Bölükbaşı’nın dediği gibi, ABD ile anlaşmaya varılan askerî mutabakat metninde son sözü Büyükanıt ve Özkök söylemişti. O halde bu komutan kimdi? Bu komutan, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman’dı.

Nitekim Ankara ve Washington’da yaygın olarak kabul gören görüşe göre Wolfowitz’i, “TSK liderlik rolünü yerine getirmedi” açıklamasına iten sebep, Milliyet’in bu manşetiydi. Yalman, Irak savaşı konusunda önceki Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun görüşlerini paylaşıyordu. Zaten, 2002’de Jandarma Genel Komutanlığından emekli olması gerekirken, onu Kara Kuvvetleri Komutanı yapan kişi de Kıvrıkoğlu’ydu. Yalman’la, emekliliğinden sonra, 19 Kasım 2005 günü İstanbul’da katıldığı bir toplantıda konuştuk. Yalman 1 Mart tezkeresinin reddedilmesiyle ilgili şunları söyledi: “Şu anda her şeyi sizinle paylaşamam. Bazı bilgiler benimle beraber mezara gidecek. Acaba 1 Mart’ta Türkiye ne ile karşı karşıyaydı? Bu olayı, büyük resimde, Büyük Ortadoğu Projesi’nde nereye yerleştirebiliriz? Buna bakarsak cevabı buluruz. Olay, o büyük resmi görmek. O büyük resmin içerisinde 1 Mart’ın konumunu tespit etmek mecburiyetindeyiz. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nde acaba Türkiye’nin konumu ne idi?”

O gün bir konferans veren ve “Askerlik hayatımın 15 yılı terör mücadelesiyle geçti” diyen Yalman’ın şu sözleri de konuya ışık tutacak cinsten: “Türkiye’de ulus devlet modeli antiemperyalist bir mücadele sonrasında ortaya çıktı. Güneydoğu sorunu Şark meselesinin devamıdır. ABD bölgeye hâkim olmazsa, Çin ve Hindistan’ın hâkim olacağını düşünüyor. Emperyalist güçlerin bu bölgeye hâkim olma mecburiyetleri var… Artık ABD dünyayı kadife devrimlerle şekillendiriyor. Belki bu arada Türkiye de şekillendi. Suriye ve İran da ciddi anlamda bu resmin içerisindeki ülkelerdir. Kürdistan ancak Suriye’den bir katılım ile mümkün olur. Çünkü denize açılmayan bir Kürdistan yaşayamaz… Osmanlı Batılıların dayatmalarını yerine getirerek battı. Şimdi Türkiye Batı’nın sanal dayatmaları ile karşı karşıya… Emperyalist güçler kendi istedikleri bir Türkiye için terörü kullanıyor. O yüzden bu terör askerî üstünlük ile bitmiyor. Bu, emperyalist güçlerin böl, yönet taktiğidir…”

AMERİKALI YETKİLİ: TEZKERENİN REDDİ BELKİ DE İYİ OLDU

Aslında Ankara’da hiç kimse Türkiye’nin savaşa girmesini istemiyordu. Ne var ki ABD Türkiye’nin müttefikiydi ve bu ilişki ABD’nin taleplerine cevap vermeyi gerektiriyordu. Orgeneral Özkök’ün dediği gibi Türkiye “kötü” ile “daha kötü” arasında bir tercih yapmak zorundaydı. Böylece, ABD ile yürütülen müzakerelerde, Türkiye’nin savaştan en az hasar görmesi stratejisi benimsendi. İkinci nokta, ABD’nin Türkiye’ye yönelik askerî taleplerini mümkün mertebe aşağıya çekmek ve Türkiye’nin askerî ve ekonomik kazanımlarını en yüksekte tutabilmekti. Bunun ilk şartı Türk askerinin de ABD güçleri ile birlikte Kuzey Irak’a girmesiydi. Ama sonuçta 1 Mart tezkeresi Meclis’te reddedildi ve belgeye bağlanan müzakere sonuçları resmiyet kazanamadı.

Tezkerenin reddi olayının Türkiye ve ABD açısından ne tür sonuçlar doğurduğu çeşitli bakış açılarına göre değişiyor. En ilginç yorumlardan biri, üniversite öğrenimini ABD’de yapmış olan, 1985-95 arasında Milliyet gazetesi Washington temsilcisi olarak görev yapan ve bir süre once vefat eden gazeteci Turan Yavuz’a ait. Yavuz “Çuvallayan İttifak” kitabında şöyle diyor: “Türkiye’nin nüfuzunun olduğu bölgelerde meydana gelen intihar saldırıları sonucu, ‘Kurtlar Vadisi’, ‘Kan Gölü Vadisi’ olacak; hemen her gün Türkiye’ye ay yıldızlı bayrağa sarılı şehit cenazeleri gelecek ve Türkiye belki de ABD’den daha fazla yara alacaktı. Zira Türkiye bir Hıristiyan ülkenin davasını, kardeş Müslüman ülkeye karşı yapıyor ve savaşıyor olacaktı. Bu da bölgedeki intihar saldırılarını kendi üzerine çekecekti. Hâlâ Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunda geniş bir alan ABD bayrağı altında ‘girilmez bölge’ halinde olmaya devam edecek ve belki de Suriye ve İran’a karşı operasyonlar çok önceden başlamış olacaktı. Bu yüzden 1 Mart’ta Meclis’in sergilediği tavır, Türkiye Cumhuriyeti tarihine altın harflerle yazılmalıdır.”

Amerikan tarafından da tezkere olayına Wolfowitz’den farklı yaklaşımlar geldi. Örneğin ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Mark Parris bir röportajında şöyle diyor: “Dürüst insanlar bugün, tezkere geçseydi ve 40 bin Türk askeri Kuzey Irak’ta olsaydı sorunlarla başetmek daha da zorlaşacaktı diye düşünüyor.” Türkiye ile tezkere görüşmelerinde de bulunan üst düzey bir Amerikalı yetkili gazeteci Murat Yetkin’e şunları söylüyor: “Belki de tezkerenin geçmemesi daha iyi oldu. Washington’da böyle düşünenler de var. Geçseydi, evet biz Türkiye üzerinden Irak’a girecektik, savaş belki daha önce başlayacak, daha kısa sürecek, daha az zayiat olacaktı. Ama aramızdaki mutabakata göre, Irak’a siz de girecektiniz. Kürtler için girecektiniz. Birincisi, biz Iraklı Kürtlerden şimdi aldığımız verimli ve gönüllü desteği alamayacaktık. İkincisi, birliklerimiz güneyde Irak ordusuyla savaşırken, kuzeyde sizin askerlerle Kürtler arasında tampon bölge oluşturmak, polislik yapmak zorunda kalacaktı. Üçüncüsü bunun için size dünyanın parasını (ekonomik yardımlar) vermiş olacaktık. Para cebimizde kaldı, kuzey için kafa yormuyoruz. Kürtler de bizim için var güçleriyle çalışıyorlar. Pek de zararda değiliz.”

Kaynak: www.aksiyon.com.tr ... »

03.07.2007 679
Portekiz, 2-3 başlığı daha açmak istiyor

AB dönem başkanlığı görevini Almanya'dan devralan Portekiz, Türkiye ile önümüzdeki aylarda 2 ya da 3 müzakere başlığını daha açmayı planlıyor.

Önümüzdeki 6 ay boyunca dönem başkanlığını yürütecek olan Portekiz, ilk toplantısını dün Porto kentinde AB Komisyonu üyeleri ile yaptı. Toplantı sonrası basına açıklama yapan Portekiz Dışişleri Bakanı Luis Amado, "Önümüzdeki aylarda Türkiye ile 2 veya 3 müzakere başlığının daha açılmasını umuyorum." dedi. Öte yandan Almanya Başbakanı Angela Merkel, Türkiye'nin AB üyeliği yerine 'imtiyazlı ortaklığı' savunmalarına rağmen, daha önce varılan anlaşmalar doğrultusunda üyelik müzakerelerini sürdüreceklerini söyledi. Ancak Merkel, sürecin üyelikle değil, imtiyazlı ortaklıkla neticelenmesi taraftarı olduklarını kaydetti.

Kaynak: www.zaman.com.tr ... »
Ergebnisseiten: 1-10  11-20  21-30  31-40  41-50  51-60  61-70  71-80  81-90  91-100  101-110  111-120  121-130  131-140  141-150  151-160  161-170  171-180  181-190  191-200  201-210  211-220  221-230  231-240  241-250  251-260  261-270  271-280  281-290  291-300  301-310  311-320  321-330  331-340  <<  341  342  343  344  345  346  [347]  348  349  350  >>  351-360  361-370  371-380  381-390  391-400  401-410  411-420  421-430  431-440  441-450  451-460  461-470  471-480  481-482  
Gehe zum Eintrag Nr.  
Top
Mustafa Kemal Atatürk
... is turkish vision!
Home | Kontakt | Anmelden
Besucher: 14195609 (Heute: 425)